YAZAR: Şehriban Simay DEMİR

Doğduğun Ev Kaderindir’i izlerken çoğu zaman kendimi de sorgularken buluyorum. Geçmişimi yoklarken yakalıyorum kendimi. Ben de çok mücadele ettim mesela okumak için, istediğim mesleği yapabilmek, kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek için. Düşünüyorum da bir okulumuz olsun diye imza kampanyası başlatmıştık, dönemin kaymakamından yardım isteyip bir de ailelerimizi ikna etmiştik. Şimdi arkama dönüp baktığımda iyi ki diyorum, iyi ki pes etmemişim. Evet, kabul ediyorum hayat güllük gülistanlık değil; bazen çok zorlayabiliyor beni. Çocukluk sizin için ne ifade ediyor bilmiyorum ama ben her şeye rağmen çocukluğumu seviyorum. O günlere baktığımda geleceğim için yaptıklarımı, mücadelemi düşündükçe bir bakıma kendimle gurur duyuyorum ancak ben şanslılardanım.  Belki herkesin geçmişinde belli savaşları, mücadeleleri vardır ama her insan ne yazık ki istediklerini, hayallerini gerçekleştiremiyor ya da aslında kalbinde gerçekten ne istediğinin farkına varamıyor, bilemiyorum.  Zeynep’e de baktığımda çocukluğunda sürekli bir ev resmi çizerek kendini gerçek bir yuvaya ait olarak hayal ettiğini görüyorum. Aradan yıllar geçince çizdiği o resimlerdeki eve benzer bir evi oldu ama hayallerinin tam tersine, bir noktada o yuva ona cehennem oldu, hatta “yuvam” dediği insan ona en korkunç çocukluk travmalarını sevgi adı  altında yaşattı. Çocukluğunun ilk yıllarını zaten sevmezken o anıların kaderi olduğunu düşünmeye başladı. “Ben sarhoş Bayram’ın kızıyım!” diye söylenirken aslında içine doğduğu hayatın kaderi olduğunu kabulleniyordu bir bakıma. Yine de bir şekilde devam etmeye, her döndüğü köşede ona kökleri hatırlatılırken o yine de çocukluğundaki o korkunç günleri unutmaya çalışıyordu. Ağaç yaşken eğilir, diye bir söz vardır ya işte o ağaç, fidanken aldığı darbelerin izlerini de ne yazık ki bir ömür kalbinde taşıyor.

Zeynep’teki bu izler bu bölüm bir kez daha su yüzüne çıktı. Babası onun değersizlik hissini turnusol kağıdı gibi ortaya koydu. Onun  “ben” kavramı o kadar silik ki, kendi ismi yerine birilerinin “bir şeyi” olarak adlandırıyor kendisini: Ayyaş Bayram’ın kızı, Nermin’in kızı, Sakine’nin kızı, Remzi’nin kardeşi… Peki Zeynep Göksu bir birey olarak nerede? Yok, çünkü o kendisini sevmiyor, sevemiyor. Sırf Bayram babası olduğu için büyük hayaller kurma hakkını kendisinde görmemesini, güzelliklere layık olmadığını düşünmesini başka türlü açıklayamıyorum ben. Onun bir an önce, aynada gördüğü kişiyle barışması, kendini sevmeyi öğrenmesi ve yoluna bakması gerekiyor. Bunun tek çaresi de  artık profesyonel destek alması yani bir psikiyatra gitmesi!

Zeynep’in çok ciddi yardıma ihtiyacı var, tek başına halledebileceği bir mesele olmaktan çoktan çıktı bu durum. Yaşadığı olay çok ağır; araba kapısı kilitli kalınca panikliyor, gece uyumadan önce kapı ve pencerelere açılınca ses çıkarsın diye malzeme bırakıyor, yolda yürürken sürekli arkasına bakıyor… Bunlar öyle yok sayarak, işle oyalanarak geçiştirilebilecek şeyler değil. Mehdi fiziksel olarak ona zarar vermemiş olabilir ama çok daha kötüsünü yaptı: Ruhunda belki de hiç geçmeyecek korkular bıraktı. Fiziksel yaralar geçer de ruhsal yaralar silinmez iz bırakır. Ne kadar unutmak isterse istesin ne kadar zaman geçerse geçsin en ufak bir kıvılcımla yine en başa döner insan. Zeynep’te de durum böyle; üstünü örterek unutamaz. Nasıl Bayram’ın yaptıklarını unutmayıp en küçük olayda yaşadıkları dışa vuruyorsa bu da öyle bir şey. İşin ilginç ve acı olan yönü, aile üyelerinin hiçbirinin bu durumun farkına varmamış, bilerek ya da bilmeyerek Zeynep’i Barış’a yönlendirmeye odaklanmış olmaları; Zeynep’in de buna boyun eğip karar verme iradesini Emine ve Barış’ın ellerine “Mentörümsünüz” diyerek teslim etmesi. Emine her daim Barış’tan söz ederken Nermin ve diğerleri de söz konusu o olunca sus pus oluyor, sessiz bir onayda birleşiyorlar. Bir kişi de çıkıp “Bu kız daha yeni çok yıpratıcı bir ilişkiden çıktı önce bir kendine gelmesi gerek, iyi değil!” demiyor, onu yeni bir ilişkiye itiyorlar. Bu yapabilecekleri en büyük yanlış çünkü Zeynep böyle iyileşemez aksine diğer ilişkilerinde yaptığı hataları tekrarlayıp durur daha da dibe vurur. Ne Zeynep ne de aile üyeleri gerçek durumu kavrayabildi. Bir tek Barış farkında bu travmanın büyüklüğünün, bu yüzden ona doktora gitme teklifini  akıl eden de bir tek o oldu. Dilerim Zeynep’in de önceliği artık bu olur zira Barış’ın kollarında vals yaparak iyileşeceğini düşünüyorsa daha çook bekler!

Barış, Zeynep’ten “Bana Barış de” diyecek, yasemin koktuğunu bilecek kadar çok etkileniyor. Evet, ondan hoşlanıyor görünüyor ama Savaş’ın “Üç günlük ilişkilerin gibi onu da hırpalama o benim tek arkadaşım!” sözleriyle aslında bu kadar mükemmel görünen Barış’ın, ilişkilerinde pek de iyi olmadığını öğreniyoruz. Belki de hep günübirlik yaşadı, hiç gerçek bir ilişki kuramadı. Zaten karısına evlenecek derecede âşık olmadığını, onaylanmak için evlendiğini kendisi söylememiş miydi? Onun Zeynep’e olan ilgisi gerçekten kardeşinin dediği gibi yardıma muhtaç biri görünce dayanamamasından mı yoksa ruhunun kapılarını ilk defa  ona mı açtı ancak zaman gösterecek. Barış’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri her zaman kırmızı çizgilerinin olmasıydı. Kendinden asla ödün vermiyor, kurallarını çiğnetmiyordu. Bu bölüm Bayram’a tavrında bu bir kez daha doğrulandı. Zeynep’in de dediği gibi o bir “Mehdi “değil. Mehdi’nin gözü Bayram’ın yaptıklarına ne kadar kapalıysa onu yine de kabul edip koruyorsa Barış tam tersi o kadar uyanık ve prensipli. Babasının Zeynep’i kullanmak istediğini gördü ve gereken neyse onu yaptı. Doğrusu, Mehdi’nin hayatlarını altüst etmek pahasına fedakârlık adı altında Müjgan’a, Benal’e, Bayram’a verdiği ödünleri düşününce sonra da Barış’ın yaptıklarına bakınca insan deriiiin bir iç çekiyor.

Zeynep tüm yaşananlara rağmen hayatına devam etmeyi deniyor. Fakat Mehdi sözleriyle “Vazgeçtim” dese de davranışlarıyla Zeynep’i yaşamından çıkarmayacağının sinyallerini veriyor adeta. Ben onun “Küllerimden yeniden doğacağım “sözüne hiç inanmadım çünkü  pişman olduğuna dair tek emare görmedim. Üstelik yaptıklarını hâlâ haklı gördüğü yetmiyormuş gibi bir de “Al sana yakacak bir ev daha” diyerek sanki Zeynep kabahatliymiş gibi tüm suçu ona yükledi. Mektubunda “Belki beni affedersin , bir daha adını bile anmayacağım.” demiş olsa da ben pek tatmin olmadım açıkçası. Üstelik o “hayır”ı kabul etmeyen biri ve Zeynep onda hâlâ saplantı halinde. Birinin onu bırakabileceğini kabullenemiyor. Niye? Nuh’un da dediği gibi çevresindekiler zamanında yaşamlarını  Mehdi’ye endekslemişler, kendi hayatlarını “çocuğun önüne oyuncak atar” gibi önüne atmışlar. Büyümesine, kendi başına varlık göstermesine izin vermedikleri gibi kendi yaşamlarını onun için yok saymışlar. Annesiyle arasındaki mesafe yüzünden ablaları onu sonsuz sevmiş “Aslanım, paşam…” diye diye pohpohlayıp durmuşlar. Kimse ona yanlış yapıyorsun dememiş. Bu yüzden “hayır”ın “hayır” olduğunu anlamıyor. İşte, Zeynep bunu yapmadığı, kendi yaşamını onun uğruna feda etmediği, “Ne yapsa kabulümdür.” demediği, onun istediği gibi davranmadığı için yaşandı tüm bunlar. Yani asıl sorun Cemile’nin dediği gibi sevilmemiştik değil, aksine “yanlış” sevilmişlik ve bunun  koşulsuz itaat boyutuna taşınmış olması aslında.

Mehdi’nin hapse girmesinden sonra Cemile de iyice Müjgan’a benzemeye başladı. Müjgan’ın o ünlü “Mehdi’m neylerse güzel eyler!” sözünü bile doğru bulmaya, hayattayken yaptıklarına hak vermeye meyletti. Çok ağır şeylerden geçiyor, ablası öldü, Mehdi hapse girdi ve sonu ne olacak, ne kadar orada kalacak, başına bir şey mi gelecek bilmemesi onu  derin bir belirsizliğe sürüklemiş durumda. Bu belirsizlik, Mehdi’nin hapiste umudunu yitirmesi ihtimali onu zamanında birçok kez hapse girip çıkmış babasından aşina olduğu tek yola sürüklüyor: “Bekleyeni olursa gelir! “Bu umuda tutunuyor. Eğer bebeğinin onu beklediğini bilirse onun sorumluluğunu hissederse başını belaya sokmaz, çıkmak için bir umudu, çıktıktan sonra yaşama tutunmak için bir amacı olur diye düşünüyor Cemile. Bu arada da bahaneler bularak onu aklamaya çalışıyor. Fakat maalesef çok, çok yanlış yolda. Mantığını, sağ duyusunu tamamen kaybetti. Nuh’un çabalarına rağmen kendi doğru bildiğini uygulamaya çalışmak konusunda ısrarcı. Nuh’un “Benim de annem babam öldü.” deyişini bile duymak istemedi “Aynı şey mi ?”diye kestirip attı ki bu çok acımasızcaydı. Nuh ne yapacağını şaşırmış durumda ve o evde aklı başında, doğru düzgün düşünebilen tek insan, neredeyse sağ duyunun sesi fakat Cemile onu dinlemek bile istemiyor. Umurunda olan tek şey, Mehdi’nin çektiği acılar, yaşadığı travmalar ama onun acı çekiyor olması, başkasına bunları yaşatma hakkını vermez. Bir insan acılı, geçmişten yaralı diye başka bir insanı yaralamaya ya da travma yaşatmaya hakkı yok. Geçmişte ne yaşanmış olursa olsun eğer Zeynep gece pencerenin önüne ses yapsın diye bir şeyler koyuyorsa sırf camı açılmıyor diye arabada kriz geçiriyorsa bu Mehdi’nin suçu ve hiçbir geçmiş bunu mazur gösteremez. “Cana kast mı?” diyerek bir anlamda Zeynep’e sitem eden Cemile asla bunu düşünemiyor ve Zeynep’in şikâyetini ağır bir suçlama olarak görüyor. Aslında Cemile, Mehdi’yi aklayarak yaptıklarına mazeret bularak bir yandan kendisinin ve ablasının yaptığı hataları da aklamış oluyor, yanlış yaptıklarını kabul etmek istemiyor. “Aile olmak birbirine kefil olmaktır, hata varsa sebebi de vardır.” bakışını ben başka bir yere koyamıyorum açıkçası.

Zeynep, abisinin emaneti rengârenk bilyeleri havaya kaldırıp içlerinden gökyüzüne bakmak için hâlâ istekli. Zaten Savaş’a kaybettiği bilyelerin içinden kendisine ayırdığı bir tane, bu umudun ve arzunun sembolü olarak orta yerde duruyor. Ancak hayat oyununa katılıp fena hâlde yenilmiş olması cesaretini kırdığı için yüzünü maviliğe çevirmesine yardım edecek bir “bilene” şiddetle ihtiyacı var, yeter ki kendisine “ Ben ne istiyorum?” sorusunu sorup dürüstçe cevap verebilsin.

Haftaya görüşmek üzere.

Related Article

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.