Yazar: Sinem ÖZCAN

Babalar ve kızları… Bölümün başından sonuna kadar bu çetrefil ilişkiyi düşünerek izledim Masumlar Apartmanı’nı. Bir kadının hayattaki duruşunu, babasıyla ilişkisi belirler. Baba sevgisi ve ilgisiyle yetişen kadınlar özgüvenli ve bağımsız olur. Babasının prensesi olmuştur zaten o yüzden bir başkasının prensesi olmak için kendini parçalamaz, bir başkasının onayına ihtiyaç duymaz, ayakları üstünde dimdik durmaktan korkmaz ve en mühimi sevgi açlığı yaşamaz. Sevginin en halis, en tükenmez ve en onarıcı olanına doymuştur zaten. Safiye, İnci ve şimdi de Tomris… Üç küçük yaralı yürek; iki hasarlı kadın ve bir de geleceğin travmalı, kırık, zayıf kadın adayı…

Bu üç insanın ortak özelliği ne? Bencil erkeklerin ve zayıf kadınların evladı olarak bu dünyaya adım atmış olmaları. Düşündükçe öfkeleniyorum ben, kusura bakmayın. Ortada çocuk varsa benim için geriye kalan her şey ikinci plana itilir. Çocuk, geleceğin dünyasına hazırlayıp gönderdiğiniz bir birey; çocuk “Al; yetiştir, büyüt ve senin olmadığın bir dünyada değerlerini yaşayacak ve aktaracak bir varlık oluştur.” diye Allah’ın aileye verdiği bir emanet. Ana babanın kum torbası, deneme tahtası, duygusal açlığını doyurma aracı filan değil. Öyle besleyip giydirmekle, hediye almakla, şiir ezberletmekle filan da ana baba olunmuyor. O çocuğa ne kardeşim, sizin yasınızdan, eğlencenizden, içkinizden ve aşkınızdan? Ebeveyn olmak bir sorumluluk, bir görev; eğer yerine getiremeyeceksen talip de olma, o çocuğu da yapma! Haaa, bu “Oldu bi’ kere! N’apalım?” denecek bir şey de değil. Olduysa o zaman üstündeki bencillik hırkasını çıkarıp göreve soyunacaksın, yolu yok!

Bugün Safiye’ye bakarken niye içimiz kıyılıyor? Zalim bir ananın elinde şekillendiği için. Peki o zalimliğin nedeni? Hikmet Bey… İnci, bugün neden arızalı adamlar seçiyor ve neden herkese annelik etmeye çabalıyor? Cevap: Haluk. Peki ya, bu hafta ilk kez tanıştığımız minik Tomris, henüz 10 yaşındayken neden bu kadar derin bir depresyon yaşıyor? Maalesef onun da cevabı: Naci. Baktığımızda anneler içinde en aklı başında gibi duran, o da şimdilik, Tomris’in annesi Gülru ama o bile kızının yanında bakıcı kadınla eski kocasını çekiştirerek çocuğunda yarattığı etkinin farkında değil.

Yaşlandığında kızına muhtaç olan Hikmet Bey, Safiye’nin ara ara soktuğu ağır laflarla bence bedel ödemeden yaşarken en şiddetli tepkiyle Haluk karşılaşıyor, şu anda. Haksız mı İnci? Sonuna kadar haklı… Onun “Ölüyor diye olanları affetmeli miyim?” çelişkisi benim de zihnimi kurcalayıp duruyor. Evet, geçen bölüm İnci “İyi insanların intikamı, affetmektir.” demişti ama gerçekten affetmek kolay iş değil. Üstelik de Haluk gibi, ölürken de gerçek bir vicdan azabı yaşamayan bir adamı affetmek bence imkânsıza yakın. Gerçekten de “ölüm” bağışlamayı getiriyor mu acaba, yanında? Bunun tek bir cevabı yok, herkesinki farklı ve kendince olacaktır. Ben bu soruyu kendime sorduğumda, aşağı yukarı İnci’yle aynı noktada durduğumu görüyorum. Haluk, bir tek hayatı mahvetmedi ki! Karısı ve kızı dışında, üstünde düşünülmese de Ege’nin hırçınlığının, kırıcılığının ve hatta saldırganlığının altında da Haluk var. Öte yandan Memduh Bey’in bile, iki çocuğun sorumluluğunu sırtlayıp bakılacağı yaşta bakmak zorunda kalması da Haluk’la ilintili ama en ağır hasarı alan kuşkusuz İnci. Annesinin ölümüne bizzat şahit olmak, buna babanın sorumsuzluğunun yol açtığını bilmek, anne hayattayken ve öldükten sonra kardeşinin ve kendisinin permeperişan hayatlarını görmek hep İnci’nin nasibine düşenler. Yine kendi sorumsuzluğunun yol açtığı sağlık problemleri nedeniyle ölüme yaklaşan (ki hâlâ inanmıyorum ben, Haluk Bey kusura bakmasın) adamı, sırf bu yüzden bağışlamak olgunluğuna erecek mi İnci bilemem ama onun yerinde ben olsaydım ben de tasımı tarağımı toplar o evden ayrılırdım. Ege’nin çocuksu duygularla yaptığı çıkışlar da Memduh’un mantıklı ve iyi adam yaklaşımları da beni bağlamazdı. “Sokakta mı kalsın?” sorusuna da, çok acı ama galiba, omuz silkerdim. Tomris’in farkında olmadan açığa çıkardığı sır; Haluk – İnci – Han ve Safiye dengelerini değiştirecek kuşkusuz ama İnci’yi nereye yönlendirecek şimdiden kestirmek güç.

Tomris’le tanışana kadar, çocukluk aşkının peşinden gelen Naci’ye acımayla karışık bir sempatim vardı benim. Aslında Safiye’nin dünyasında değiştirebileceklerini düşününce hâlâ da var ama babalığını gördükten sonra Naci’yi bir başka sorguluyorum doğrusu. Onun geçmişine eski karısı Gülru ile ulaşabileceğimizi düşünmüştüm ki bir anlamda da doğru çıktı. Anlaşılan Naci, büyük olasılıkla Gülru’nun ısrarıyla, onunla evlenmiş ve bir kızı olmuş. Tomris demiş, kızına. Kendisiyle özdeşleştirdiği şair Turgut Uyar’ın büyük aşkı ve esin perisi Tomris Uyar’a gönderme yaparak. “Yüreğimde senden başka kimsenin dolduramadığı bir boşluk var!” dedi, Safiye’ye ve ben samimiyetine de inandım. Belki de kızının doğumunu, bir esin perisine kavuşmak gibi düşünmüş olabilir Naci. Belki ona bir umut bağladı ama hayat ona beklediğini vermedi. Yine de kızını sevmiş ve seviyor, bunu baba – kızın baş başa olduğu anlarda görmek mümkün. Seviyor da çocuğun çok haklı olarak kendisine zaman ayırması yolundaki talebini hatta çığlığını son derece kesin bir tavırla reddediyor. Varsa yoksa Safiye…

İşte, bana garip gelen de bu! Yetişkin bir insanın özellikle de bir babanın geçmişine bu kadar sımsıkı bağlanıp kalması bende bir türlü oturmuyor. Aklıma bunu izah edebilecek tek bir şey geliyor: Belki de Naci, geçmişe takılıp kalmadı aradan geçen yirmi yıl boyunca, belki de içindeki boşluğa karşın yeni “esin perisi”ne tutunup bir başka hayat kurdu ya da kurmayı denedi ama bir şey oldu, bir kırılma yaşadı ve kızını bile gözden çıkarıp İstanbul’a Safiye’nin yanına koştu. Bu kadar güçlü bir kırılma, bence insan ancak “son”a yaklaştığında olur. Hani, ölümün nefesini duyan ihtiyarların sürekli çok mutlu oldukları günleri anlatmaları, o günleri yeniden yeniden yaşamayı arzulamaları gibi. Belki de Naci bir biçimde “son”a yaklaştığını öğrendi ve hep onun dizeleriyle konuştuğu Usta gibi “Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.* diyerek içindeki boşluğu doldurmaya geldi. Durum gerçekten buysa anlayabilirim Naci’yi. Bir noktada ona hak da verebilirim. Aslında bu onun hayata, şiddete, insanlara tepkisizliğini de çok net açıklar. Zaten ölüyorsanız iki sokak serserisinin sizi âşık olduğunuz kadın yüzünden tekme tokat dövmesi de umrunuzda olmaz, hiçbir şeyi merak da etmezsiniz ve sosyal ilişkileri, protokol kurallarıyla yürütme gereği de duymazsınız; canınız nasıl davranmak istiyorsa öyle davranırsınız. Tek derdiniz, içinizdeki boşluğu doldurup bu dünyadan öyle gitmektir.

Ölüme yaklaşmış olması, Naci’yi anlamamı sağlar da ona “bencil” dememe mâni olmaz. Kızını, kendi yokluğuna alıştırmak için onu kendinden uzak tutmasını ve bu konuda katı olmasını da anlarım ama ona da hak veremem. Üstelik Tomris’ten ikinci bir İnci yaratmak üzere olduğu gerçeği dışında; bu dönüş, Safiye için de çok büyük haksızlık, benim nazarımda. İlk ayrılık, yirmi yıl boyunca Safiye’nin yüreğinde buzdan dev bir kaya olmuş. Şimdi dönen, üstelik de gittiği gibi dönen Naci o ayrılık kayasını ufak ufak eritmeye başlamışken bir kez daha üstelik bu defa dönüşsüz bir yola gittiğini bilmek, Safiye’ye ne yapar; düşünmek bile istemiyorum.

Han, Safiye’nin aşka yeniden inanmaya başladığını düşünmekte haklı ve gerçek de bu. Aşka ve ona dönen Naci’ye inancı, yüreğindeki karalığı temizlemeye başladı bile. Bütün engellerine rağmen, liseli genç kız saflığıyla hazırlandığı buluşma ve o buluşmada gözlerine yansıyan sevgi ve güven yüreğimi kanattı. Hele hele Naci’nin ona “Bunca yıl sen ne yaptın?” sorusuna verecek cevap bulamayışı… Birbirinin aynı ve bomboş geçen yıllarını dolu – ymuş gibi gösterebilmek için öyle tane tane anlatıp çokmuş izlenimi vermeye çalışması ve ardından “Nasıl geçti anlamadım bile…” itirafı dört duvar arasındaki gönüllü esaretini öyle acı vurdu ki dışa; gözlerim dolu dolu baktım onun masum ve çileli yüzüne.  Şu ana kadar duyguları konusunda da yaşadıkları konusunda da ona yalan söylemedi Naci ama iki kez hamle ettiği hâlde söyleyemediği bir “şey” de var. İşte o şey, eğer gelecekteki ilelebet ayrılığı ilan etmekse Tomris’le de tesadüfen karşılaşan ve kendinde onu gören Safiye’nin bu gerçeği kaldırması çok güç. İçinde her şeye rağmen konuşmaya kararlı Hasibe’nin sesini susturmayı bir kez daha başarabilir mi, göreceğiz.

Bencil dedim Naci’ye ve sözümün de arkasındayım özellikle de kızı konusunda ama bir gerçek var ki inkâr edemeyeceğim. Yirmi yıl sonra dönüp gelen Naci, karşısında böyle bir Safiye bulacağını bilmiyordu. Belki de niyeti yarım kalmışlıkları tamamlamak ve yüreğindeki boşluğu Safiye’yle doldurmaktı. İlk gençliğinden beri içinde yaşadığı “şiir dünyası” ona göğe bakabildiği sürece umut olduğunu fısıldamıştı. Ne var ki Naci, yirmi yıl önceki duyguları ve ruh hâliyle dönse de karşısında duran Safiye, ruh hâli olarak o noktadan çok uzak. Hâlâ aynı yoğunlukla seviyor Naci’yi buna hiçbirimizin şüphesi yok ama bedeni ölüp gitse de ruhunu kızına geçiren Hasibe’nin yakıp yıktıkları, enkaza çevirmiş Safiye’yi. Naci’nin elinden tutup ona güç olacak durumda değil; tam aksine Naci’nin desteğiyle, o da belki, ayakta durabilecek hâlde. Gerçi hakkını da yemeyeyim, Naci gerçeği gördükten sonra arkasını dönüp kaçmadı. Bu da içime biraz umut serpiyor. Belki birbirlerine koltuk değneği olup ayakta kalmanın bir yolunu bulurlar mı ki? Belki geri dönen Naci’nin yeniden aşka inandırdığı Safiye, Han ve İnci’nin evliliğine alışıldık tepkilerini vermez ve Han’ı haklı çıkarabilir mi ki? Belki Masumlar Apartmanı’nın üzerinden kara bulutlar çekilip de mavi göğü yeniden görmek mümkün olur mu ki? Bekleyip göreceğiz.

Yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde büyük yük omuzlayan bütün ekibin emeklerine sağlık.

 

* Turgut Uyar / Bozuk Saat şiirinden alınmıştır.

 

 

Related Article

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.