YAZAR: Şeyma BULUT

Bu hafta “Başıma daha kötü ne gelebilir ki?” sözleriyle karşıladı bizi Ali Vefa. Sizi bilmem ama ben bu cümleden çok korkarım zira ne zaman söylesem başıma hep daha kötüsü gelir. Ali de tam olarak bunu yaşadı. Onca sarsıcı olayın üzerine en büyük kâbusu ile karşı karşıya kaldı: Babası.

Ali Vefa bir süredir hayatla sınanıyor. Birçok ikilemde kaldı. Hastaları, kriz zamanları, yeni bir ilişkiye başlaması derken hayatı hep iniş çıkışlarla doluydu. Ancak hiçbiri en büyük kâbusunu görmesi kadar etkilemedi onu. Ali’nin babası için herhalde bir insanda bulunacak en kötü özellikleri sayın deseniz hepsinin vücut bulmuş hâli gibi diyebiliriz. Acımasız ve anlayışsız biri o. Ben Ali’yi reddettiği için zaten kızgındım. Bir baba, oğlunu nasıl bırakır noktasındaydım ama bildiklerim, bilmediğimin yanında devede kulak kalmış. Bu adam oğlunu bir kez olsun anlamadığı gibi, bir de dünyada en çok sevdiği insanı öldürmekle itham etmiş. Belki de onun bu sözleri uzun yıllar Ali’nin kendini suçlamasına sebep oldu, ilerlemesini engelledi. Zira onun gibi özel çocukların en çok aile sevgisine ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Ali, bu süreci yalnız geçirdi. Adil Hoca vardı belki ama bir babanın koruyuculuğu, bir annenin şefkatinin yanında nedir ki o destek? İşte tam bu sebepten Ali çok özel ve çok güçlü. Ne yaptıysa ne başardıysa Ali Vefa olduğu için yapabildi. Kendisini geliştiren de ilerleten de oydu bugüne kadar ve en güzeli de artık kendisini suçlamıyor. Annesine “Bana söz vermesi gereken sendin, sen benim annemdin!” derken sözlerinde aslında bir sitem vardı. Ali’nin bir zamanlar ona ihtiyacı vardı ve annesi yoktu. Şimdiyse onların Ali’ye ihtiyacı var. Peki, Ali ne olursa olsun onların yanında olmalı mı?

Bu soru uzunca bir süre kafamı kurcaladı. Ali, ailesini her şeyiyle kabullenip affetmeli mi, yoksa onlara arkasını mı dönmeli? Ben Nazlı ile aynı fikirdeyim bu hususta. Bir insan sırf ölüyor diye sağlığında yaptığı her zulüm görmezden gelinmemeli. Kaldı ki adamın böyle bir derdi de yokmuş. Hâlâ kendini haklı görüyor ve  oğlunun vicdanına yük olarak binmeye gelmiş. “Bana kendini hiç sevdirmedin.” derken ben sevemedim demesi lazımdı aslında. Zira sevmek sadece baş okşamayla olacak bir şey değil. İlk bölümlerde hatırlarsanız Ali sessiz diye tavşanını öldürmüştü. Ona seslenmediği içindi bu öfkesi. Evrenin geri dönüşü mü dersiniz, ilahi adalet mi bilemiyorum ama bir şekilde hak yerini bulmuş diyorum ben. Bir zamanlar oğlunun sesi çıkmıyor diye evi yıkan bir babanın hayatı, gırtlak kanseri yüzünden son buluyor. Ben aslında af dileyecek diye düşünmüştüm. Hayatı bitiyor artık en azından güzel gitmek ister, demiştim ama öyle olmadı. Ali onun istediği gibi davranmadığı için yine o canavarı gün yüzüne çıkardı. O sahnelerde ekrandan içeri girip o adamı susturmak için her şeyimi verebilirdim sanırım. Öyle bir sinir hâliydi. Her ne olursa olsun bu kadarı fazla. Ali tek başına, hep bir şeylerin üstesinden geldi belki elbette ama bu sefer olmaz.Ali bir süredir yalnız olmasa da bu tip durumlarla hep kendi içinde mücadele ediyordu. Nazlı konusunda da böyle oldu, diğer meselelerde de. Mesleki sorunlarda Ferman, Adil hepsi oradaydı evet ama içindeki kopan fırtınaları bilmedikleri için pek yardımcı olamadılar. Ancak şimdi herkes biliyor durumu. Etrafındakiler kendince destek olsalar da onun en çok Nazlı’ya ihtiyacı vardı bu süreçte. Bugüne kadarki duygusal değişimlerini, hislerini en iyi anlayan sevgisiline.

Nazlı, Ali’nin girdiği bu durumun ardından yine korkularıyla baş başa kaldı. Bir yandan ona yardım etmek istiyor ancak aradaki duvarları kaldıramadığı için de hep bir adım geride kalmak zorunda kaldı. Ben Damla gibi düşünmüyorum. Nazlı, Ali’yi bırakmak istemiyor ancak sevdiğinin sınırları onu zorladı. Ancaaak Damla’ya bu konuda hak vermesem de diğer konuda söylediklerinin altına imzamı atarım. Bir insanın zor zamanında yanında olduğunu göstermek için illa konuşmaya gerek yok. Bazen varlığı bile güç olabilir. Nazlı’nın varlığı Ali için bir güç. Ve duvarlarını indireceğini bekliyordum bir süredir. Ali en zor zamanda kendisine yaklaşan herkesten kaçmasına rağmen, bu sefer kaçmadı. Nazlı’nın ona sarılmasına izin verdi. Yetmedi, o da dokundu ona. Zira en çok ihtiyacı olan kalbinin sesini duyan kişinin yanında olmasıydı bence.

Ali ve Nazlı için çok önemli bir engelin artık geride kaldığını düşünüyorum. İlişkilerindeki sınavlardan biriydi bu ve aştılar gibi hissediyorum şu anda. Belki el ele, diz dize olamayacaklar bir süre daha ama en azından artık bir aşama kaydettiler. Bu da ikisinin hayalini kurduğu gelecek için büyük bir adım.

Ali hayatındaki sorunlarla başa çıkmaya çalışırken hastanede de sular durulmuyor. Bir yanda Kıvılcım’ın sinsi planı ve ona ortaklık eden Tanju, diğer yanda Beliz ve Adil’in yaklaşan tehlikeden bihaber olması.

Tanju ve Kıvılcım ortaklığı bir süreliğine  darbe almış gibi duruyordu. Tanju, bu oyunun içinde olmayacak gibiydi ancak sanırım başa sardık bu hususta. Tanju, Ali ile Adil’in üzerine gitmeye başladı. Buradan da başhekimlik mücadelesine kaldığı yerden devam ettiğini söyleyebiliriz. Evet doğrudan Ali’ye zarar vermesi söz konusu değil şu an için. Zira elinde çok büyük bir kozu vardı ancak kullanmadı. Tehdit için evet ama uygulama için hayır. Bu da bana kalırsa Tanju’yu Kıvılcım’dan ayıran en önemli nokta. Kıvılcım istedikleri için her şeyi yapabilecek bir kadın. Gözü kara. Dürüstlük, etik onun için pek önemli değil. Bugüne kadar bunun birçok örneğini gördük onda. Tanju için hâlâ umudumu koruyorum, ben. Evet kendisini seviyorum ama saf bir duygusallık değil bu. Sebeplerim var. Onun olayı neydi? Ali hata yapacak, Adil istifa edecek ve kendisi başhekim olacaktı. Ali ile ilgili bu konuda yüzlerce fırsat geçti eline ama kullanmadı. Bu da bende Tanju’nun hâlâ bilmediğimiz bir amacı olduğu algısını yaratıyor. Bu sebeple bir süre daha Tanju’yu izlemek istiyorum.

Kıvılcım ise şu anda büyük bir oyunun içerisinde. Söylediği yalan ortaya çıktığı anda Beliz’in öfkesiyle yeniden karşı karşıya kalacak. Aslında her şey yolunda gidiyordu ama şu anda haberinin bile olmadığı bir tanığı var: Gülin.

Şimdi burada ben de onun gibi ikilemde kaldım. Gülin haklı, Beliz ona harika bir işveren oldu, bu yüzden de arkasından çevrilen bir oyunu söylemesi lazım. Ancak Güneş de haklı. Zira Kıvılcım başarılı olursa işlerini kaybederler. Bu da beni değerler ve çıkarlar konusuna götürdü. Birine gerçekleri söylemek çok önemli  ancak insan kendi geleceğini de düşünmeli. Gülin’in bir noktada Beliz’e anlatacağını düşünsem de yapamazsa da vay efendim nasıl söylemezsin diye kızamayacağım. Fakat Güneş’e verdiği tepkiyi düşündüğümde söyler diye düşünmeden edemiyorum.

Ne olursa olsun, Berhayat Hastanesi’nde daha savaş yeni başlıyor. Bir yanda Tanju ve Kıvılcım, diğer yanda Adil ve Beliz! Tarafım yok, iyi olan kazansın efendim.

Emek veren herkesin yüreğine sağlık. Haftaya görüşmek üzere.

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.