YAZAR: Şeyma BULUT

Dans insanların kendisi ifade etme biçimidir.  İki sevgilinin dansıysa birlikte çarpan iki kalbin tek ruhla birleşmesidir bana göre. Hele de bu dans ay ışığının yeryüzüne yansıdığı, sıfır müziğin olduğu ortamda sadece aşkın ritminin kulaklara dolduğu bir anda yapılıyorsa fazla da söze gerek kalmıyor. Selin ve Demir de evlerinin önünde sonsuz döngüyle vals yaparken sözcüklere ihtiyaç duymadılar. Peki neden salon dansı? Oldukça resmi bir dans olarak biliniyor vals ancak bu farklıydı. Vals, Demir’i temsil ediyordu; tam bir salon adamı, disiplinli ve her hareketini bir sonrakini düşünerek atan. Dansa ait olmayan figürler ve sokakta yapılmasıysa Selin’di. Demir’in hayatına getirdiği değişimi temsil ediyordu bana göre. İki farklı ruhun tek bedende, ay ışığının parıltısı altında birleşmesiyle birbirlerine nasıl karıştıklarının bir göstergesi. Aşkın temeli de bu değil midir zaten? İki insanın sözlere, kelimelere ihtiyaç duymadan birbirinin hayatına karışarak aynı yolda ilerlemesidir.  Selin ve Demir de sokaktaki danslarında olduğu gibi birbirlerine karıştılar, bir oldular.

Bir olmamayı seçen hep Demir’di aslında. Hayatının büyük bir kısmını gri tonların ve soğuk duvarların arasında geçiren ve karşısına karşılıksız, kendisinden bile fazla onu düşünen biri çıkmadığı için bir koruma kalkanıyla yaşayan oydu. Bu noktada fazla da haksız göremiyorum onu açıkçası. Bu kadar kendi sınırlarıyla yaşayan birine, göz alıcı renkleriyle gelen biri olduğunda kör olma korkusuyla savunmaya geçmesi kadar normal bir şey yok. Selin sadece kendisi olarak neler yaptığının farkında bile olmadan Demir’in dünyasına renkleri getirdi. Demir eminim ilk kez ilan-ı aşk etmiyordur bir kadına fakat şundan eminim: İlan-ı aşk ettiği hiçbir kadın sevinçten arabanın tepesine çıkıp da “Demir Erendil beni seviyor.” diye bağırmamıştır ya da “Sana âşık olmak suç mu?” diyerek ona sımsıkı sarıldıktan sonra, iş için gittiği seyahat için “Beni bırakıp gittin, ben çok ağladım, neden gittin?” diyerek sarhoş olup avaz avaz bağırırken “Bana bir kere daha beni sevdiğini söyle!” diyen de olmamıştır adım gibi eminim. Bunları biz de izledik nereye varacaksın, dediğinizi duyar gibiyim. Demek istediğim şu: Demir bunları ilk kez yaşıyor ve evet, bu yüzden de aslında biz gerçek Demir’i ilk kez görüyoruz. Aslında o sert görünen adamın içinde sevilmek isteyen, sevdiği zaman karşısındakine sonuna kadar güvenerek sarılmak isteyen ve o insan incinecek diye deli gibi korkan bir adam. Yahu gülmeyi unutan adam tüm bölüm 32 diş gezdi, var mı daha ötesi? Demir’cim ben sana demiştim ama, gir şu kızın masallar diyarına müthiş mutlu olacaksın diye, öyle de oldu şimdi itiraf et hayatım.

Selin’in rengârenk ve masalsı dünyası Demir’i çok mutlu etse de gözlerindeki korkuyu da görebiliyoruz aslında. Hayatı boyunca asla tam mutlu olamayan bir adam ilk kez tattığı mutluluğu kaybetmekten korkuyor. Korkusunun temelinde de Selin’in onu bırakması değil, kendi kişiliği var. Bu yüzden kendisiyle aynı şekilde kahve içmek isteyen Selin’e “Bana benzeme.” dedi. Selin’in onu anlamaya, onun dünyasına girmeye çalıştığını fark edemiyor çünkü benliğini saran bu korku onu ürkütüyor. Selin’in masum, rengârenk ve neşe dolu ruhuna aşık oldu ve kendisine benzerse bunu kaybedeceğini ve hatta onun da kendisi gibi olacağının korkusu bu. Çok basit bir cümleyle söyledi zaten, sen böyle çok güzelsin deyiverdi.

Aşk insanı değiştirir. Demir de en güzel şekilde değişti. Daha rahat, daha pozitif ve güler yüzlü bir adama döndü. Onun bu nahif tarafını bir zamanlar sadece Selin görebiliyorken şimdi etrafındaki herkes net bir şekilde fark ediyor. Onun bu hâlinden en memnun olan da hiç şüphesiz ki Vedat oldu. Arkadaşını belki de bir ömür böyle görmedi ve bir kız çıkıp geldi “kardeşim” dediği insanın ruhunu tedavi etti. Bir dost daha fazla ne ister ki? Bu hafta benim de en sevdiğim, sahne bu üçlünün insanın içini ısıtan sıcacık sahneleriydi sanırım. Ortam neşe dolu ve samimiydi. Selin ve Vedat’ın Demir’le uğraşmaları, neşe içerisinde yenilen yemek, derin ve rahat bir muhabbet ortamı, insanı imrendiriyordu. Demir ve Selin’in mutluluğunu büyük bir huzurla izledi Vedat ve o neşeyi olduğu gibi kabullendi. O anda gözlerim bir de İbo’yu aradı ama şimdilik çok ses etmeyeceğim çünkü muazzam anlardı. Murphy yasalarını bilir misiniz? O böyle anlarda mutlaka bir sorun çıkacağını söyler teoreminde. Öyle de oldu. Selin ortamdan ayrıldığı anda Eylül’ü gördüğü bombasını Demir’in kucağına bıraktı Vedat. Arkadaşını müthiş huzursuz etti ve bölüm boyunca Demir’de gördüğümüz korkunun daha da arttığını gördük.

Adı anıldığı ilk andan bu yana Demir, Eylül ismini ne zaman duysa müthiş huzursuz oluyor ve gözlerinde anlamadığımız bir bakışa sebep oluyor. İlk etapta acaba hâlâ unutamadı mı, diye düşünmeme rağmen şu anda tam tersine düşünüyorum. Bu hafta sinsi Burak sayesinde öğrendik ki Demir onun için dönüp, babasının ortak olduğu şirketin hisselerini almış. Peki 2 sene sonra Demir neden böyle bir şey yapsın ki? Ben bunun Eylül’e ulaşma amacından çok, senin varlığın benim için bir hiç, senin ailenin yapamadığını ben yapar ve şirketi kurtarırım, sensiz de başarılı olurum iması olduğunu düşünüyorum. Zaten final sahnesinde Eylül’ü gördüğünde de pek etkilenmedi Demir ve hatta Eylül’ün yüzüne de söyledi bunu. Artık neden gittiğiyle ilgilenmediğini, bunun önemli olmadığını söyledi. Belki ilk geldiği zaman bir yüzleşme yaşamak istemiştir, en azından birden terk edilmesiyle ilgili bir açıklama. Kim bilebilir? Fakat hayatına Selin’in girmesiyle bunlar da önemsiz hâle gelmiş ki geliş amacını çöpe atarak onunla bir hayata adım atıvermiş Demir. Eylül ve Selin’in yan yana geldiğinde Demir’in gözlerindeki korkuydu; özlem ya da kızgınlık değildi.

Demir korktu, ilk kez yakaladığı mutluluğun elinden gitmesinden korktu. Nasıl bu kadar eminsin derseniz de şöyle açıklayayım: Demir rol yapabilen biri değil, hele ki sevdiği insanlara. Her çiçekten bal alayım tarzı bir adam da değil, Selin’e bakan o korkak bakışlarının sebebi buydu. Eylül bir tehlike ve Burak yüzünden elindeki en değerli varlığı yitirmek üzere. Şimdi kafamda iki soru var benim. Demir gerçekleri Selin’e olduğu gibi her şeyi anlatacak mı? Yoksa eski nişanlısıyla artık aynı yerde çalışmak zorunda olduğunu saklayacak mı? Her iki durumda da ben anlarım onu. Açıklarsa zaten bu onun karakterinde olan bir şey deriz. Acıtsa da doğruları sevdiği insana söyledi diyebiliriz. Ha, söylemezse de anlarım. Neden mi? Demir’in mutluluğun içine gizlenmiş korkusunu izledik tüm bölüm boyunca ve Eylül’ün dönüşü hiç beklemediği bir şeydi. Kaybetme korkusuyla hiç söylememeyi tercih edebilir. Ancak taciz meselesinde kendisinden bir şeyler saklayan Selin’i korumak adına yaptıklarını düşününce ben söyleyecek gibi hissediyorum. Söylese de söylemese de Selin’in kalbi o kadar büyük Demir’e uzun süre küs kalamaz. Yani Eylül’ün gelişi hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Sadece Peter ve Wendy’nin birbirlerine daha da bağlanmalarına sebep olacaktır. Zaten gerçek sevgilerin sınavı kendi içindedir, üçüncü kişiler bunu etkileyemez.

Bu masalsı aşk hikâyesinin en çetin savaşının geldiği bariz bir şekilde belli oldu. Bir yandan Eylül’ün gelişi, diğer yanda Demir’i mahvetmek için kendine müttefik toplayan Burak. Bu şer ittifaklarının teker teker dağılmasını izlemek ayrı bir keyif olacak benim adıma çünkü gerçek sevgi her zaman kazanır.

Yazımı bitirmeden önce birkaç konuya daha değinmeden bitirmek istemiyorum. Bu hafta Her Yerde Sen’de çok güzel konulara parmak basıldı. İlki Şule Çet olayına yapılan göndermeydi. Selin’i otele iş için çağıran müşteriye Selin’in verdiği cevaptan sonra tüm piyasaya bunun duyurulması ve Selin’in dava açalım diyen Burak’a “Bu işin tepeden halledilmesi gerekiyor, dava ile çözülmez inkâr edecek; bizim bir şeyler yapmamız lazım.” diyerek durumun kişiler bazında değil, kitleler bazında çözüleceğine parmak bastı. Ayrıca kadınların kendi kararlarını almaları gerektiğine Demir’in müşteriyi dövmesinden duyduğu rahatsızlıkla “Benim yerime karar verme.” diyerek erkek egemen dünyanın artık kadına özgürlük alanını bırakması konusuna da güzel bir vurgulama yapıldı. Bu tip olayları çok sık yaşadığımız bugünlerde kadınlara, hayvanlara ve doğaya olan bakışlarıyla yeniden takdirimizi hak ettiler. Senaristleri kutlarım ve kendi adıma çok teşekkür ederim.

Her Yerde Sen bu hafta da dolu dolu, romantik ve çok eğlenceliydi. Yazan, çeken, oynayan ve kamera arkasında bize bu güzel bölümü hazırlanmasına emeği olan tüm ekibin yüreğine sağlık.

Yazıma Atilla İlhan’ın bu güzel dizleriyle son veriyorum, haftaya görüşmek üzere, Aşkla kalın.

Korkuyorum evet,
seni kaybetmekten ve seni ԁaha fazla üzmekten
Bir çiçek misali ne ellemeye ne de koparmaya kıyamıyorum uzaktan seyrediyorum çünkü
Çünkü ben ilk defa seviуorum.

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

4 Comments

  1. MelikeA 22/09/2019

    Çok kıymetlı çok güzel bir işi o kadar güzel anlatmışsınız ki! Elinize emeğinize yüreğinize sağlık! İyı işlerin hakettikleri yerde olduklarını görmek ümidiyle..

    1. ❄️ŞEYMA ❄️ 22/09/2019

      Çok teşekkür ederim bu güzel yorumunuz için, okuyan gözlerinize sağlık 🙏 🥰 Böyle güzel bir işi yazmak benim için de çok keyifli, teşekkür ederim tekrardan 🥰

  2. Saly 22/09/2019

    Ellerinize sağlık Şeyma Hanım. Çok güzel bir yazı olmuş. İlk paragrafına ayrı bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Masal gibi bir bölüm izlettiler bize. Aybüke ve Furkan o kadar doğal oynamışlarki izlediğimin bir senaryo olduğu sık sık aklımdan çıktı. Bu kadar güzel flört eden ikili izlemiyordum uzun zamandır. Benim için diziler çiftlerin kavuştuğu bölüme kadardır. Kavuştukları anda büyü bozuluyor bende. Baştan sona aşk dolu bu bölümden sıkılmak mı bir bu kadar olsa bile sıkılmadan izlerdim. Duyarlı ve sosyal mesaj vermeyi eksik etmeyen dizimizi de kutluyorum, böyle sahneleri izledikçe gururlanıyorum.

    1. ❄️ŞEYMA ❄️ 22/09/2019

      Bu güzel ve ince yorumunuz için çok teşekkür ederim 😍 Açıkçası benlm için de çok keyifli ve izleme zevki yüksek bir bölümdü, izlerken de yazarken de büyük keyif aldım 🙏🥰 Okuyan gözlerinize sağlık, teşekkür ederim gerçekten