Yazar: Tuğçe YELİZ

İzleyeceğiniz işleri seçmenizde en büyük etken ya da etkenler nedir? Birçoğumuzun verdiği cevabı az çok tahmin edebiliyorum. Elbette benim için de yapım şirketinden tutun; yönetmeni, senaristi, oyuncu kadrosu, tanıtımları başı çeken unsurlar. Zemheri, Ay Yapım imzalı olmasının yanı sıra Hilal Saral, Sema Ergenekon gibi isimlerle anılmaya başladığı ilk anda ilgimi çekmişti. Oyuncu kadrosunun da tamamlanmasıyla sezonun güçlü işlerinden olmaya aday olup daha başlamadan adından çokça söz ettirdi. Çarşamba günü tüm bunların bilincinde ve heyecanla geçtim ekran karşısına.
İlk olarak söyleyeceğim Zemheri’nin, sevgili Hilal Saral’ın elinin değdiği bir iş olduğu çok net belli oluyor. Sahnelerdeki çekim açıları, kurulan dünyanın gerçekliği, ışıklandırma ve renklendirmeler en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve ilmek ilmek işlenerek tadından yenmez hâle gelmiş. Olayın geçtiği yerler ve hikâyeyle yakalanan uyum beni ikna etti. Hele bir yağmurda dans sahnesi vardı ki oyunculuklar, çekimin başarısıyla birleşince seyir zevki gayet yüksek bir hâle gelmiş.

Bilen bili sevgili Alperen Duymaz zaten çok sevdiğim ve işlerini beğenerek yakından takip ettiğim bir oyuncudur. Ayça Ayşin Turan’la da çok güzel bir uyum yakalamışlar. Bu iki güzel oyuncunun hayat verdiği Ayaz ve Firuze çiftini sevdim fakat bana aşklarının altı çok doldurulmadı gibi geldi.

Ayaz’ın romantizmin kitabını yazabilecek bir adam olduğunu dolayısıyla karşısındaki insana ona teslim olmaktan başka şans bırakmadığını çok net gördük, evet ama bu ilişkinin başladığı hızda son bulması beni biraz rahatsız etti. Ben bu aşkın biraz daha harmanlanıp pişmesini görmek isterdim. O zaman çektikleri acıya daha çok ikna olurdum açıkçası. Peşpeşe romantikanın dibine vurulan sahnelerin üstüne alelade bir ayrılık, ilk etapta beni pek ikna etmese de Sema Ergenekon’un kalemine güvenerek bu durumu ilişkinin yaşayacağı çok engel olduğuna yoruyorum.

İşin ilk yarım saatte derdini net bir şekilde ortaya koyması şüphesiz ilerleyen bölümlere ışık tutarak anlaşılması yönünde artısı oldu. Hikâyenin açılacağı noktayı çok sevdim. Karmaşık hâle getirilmeden temiz bir şekilde kaleme alındığı sürece çok katmanlı bir konusu var. Hemen her karakterin bir öyküsü var ve bu da işleyişin uzun soluklu olabileceğini hissettiriyor. Bu hikâyede kırk tilki var, kırkının da kuyruğu birbirine dokunmadan ne kadar ilerleyebilecek, merakla bekliyorum.

Karakterlerden ufak ufak bahsetmeden önce izlerken çok sevdiğim bir matafora da değinmeden geçemeyeceğim. Dizide sık sık adaletten ve onun yoksunluğundan bahsedilmesinin üzerine Firuze’nin babası için gittiği avukatın, kedisine “Adalet” ismini vermesi ve ona seslenildiğinde kedinin arkasını dönüp gitmesi konunun işleyişi açısından bakıldığında  çok ince bir detay olmuş. Sema Ergenekon ve metaforları yine adeta “Ben buradayım!” diyerek kendini belli ediyor. Firuze, çırpınıp durduğu adaleti sağlayabilecek mi orası meçhul ama bu kelimeyi belli ki daha çokça çokça duyacağız.

Biraz da karakterlerden söz etmek istiyorum. Ayaz, zor yaşamına rağmen ayakta durmayı başaran, ailesine ve geleceğine sahip çıkan, romantik bir adam olarak çıktı karşımıza ama böyle biri olarak devam etti mi, diye sorarsanız bana göre hayır, edemedi. Ertan’nın karşısında “Benim duygularım satılık değil!” diyerek dimdik duran Ayaz’la zenginliğe alışmış, hâlinden şikayetçi olmayan Ayaz arasında çok fark var. Şimdi diyeceksiniz ki “Mecburdu.” Demeyin. Ailesini korumak için Ertan’a başvurmasını bir yere kadar anlayabilirim ancak Ayaz bana hiç de söylediği gibi bir izlenim veremedi. Vicdanını kaybetmemiş belki ama içinde bulunduğu durumdan çok da şikâyetçi gibi görünmüyor şimdilik.

Öte yandan bu yolu nasıl seçtiği, bu konuma nasıl geldiği ve ailesinin şu an ki durumu da fazlasıyla merakımı uyandırıyor. Ben Alperen Duymaz’ın dram kabiliyetine güvenerek Ayaz karakterinde arada kalmışlığı ve çaresizliği tamamıyla hissetmek istiyorum doğrusu.

Firuze, sanırım tüm karakterler içinde en sevdiğim. Zemheri, kelime anlamı olarak da “çetin ve zor şartlar” anlamına geliyor. Tıpkı Firuze’nin şu an içinde bulunduğu durum gibi. Peki, en çok nesini sevdim bu karakterin? Hiç kuşkusuz cesaretini, boyun eğmeyişini, tek başına bile olsa pes etmeden bir şeyleri değiştirmek için çabalamasını, inancını ve umudunu…

Firuze’nin de önünde iki seçenek vardı: kolaya kaçmak ve çabalamak. O ailesi için kenara çekilmektense başta babası olmak üzere içimi ürperten ve çok başarılı bulduğum asansör faciasında can verenler için çabalamayı seçerek bu hikâyenin hem en güçlü hem de en çok yara alacak ismi olduğunu gösterdi. Ne yalan söyleyeyim kadınları aşağılayan, küçük düşüren işler gördükten sonra böyle güçlü bir kadın karakter görmeyi özlemişim.

Öyle ya da böyle yolları bir şekilde kesişen Berrak, Ayaz, Ertan ve Firuze’yi bundan sonra ne bekliyor bilinmez ama bu dörtlünün arasında çok sağlam bir çekişmenin olacağı aşikâr.

Ben hikâyelerde kötü karakterleri hep sevmiş ve onları kötü yapan şeyleri merak etmişimdir. Erkan’ı da tüm yaptıklarına rağmen, sözüm ona kötülüğün hakkını verdiği için ve sakinliği için sevdim. Caner Cindoruk tam da bu rol için biçilmiş kaftan olmuş. Kardeşi Berrak’a olan hastalıklı sevgisi, hem onu hem kardeşini hem de Ayaz’ı ne duruma getirecek merakla bekliyorum.

Sözlerimin yavaş yavaş sonuna doğru yaklaşırken ufak bir beklentimi de paylaşmak istiyorum. Ayaz ve Firuze’nin 2 yıl sonra bir mağazada değil de tıpkı son sahnedeki gibi daha çarpıcı bir anda karşılaşmasını beklerdim ben. Önceki karşılaşmalarını yok sayıp yeniden tanıştıkları son anı milat kabul ettiğimden bundan sonra ne Ayaz’ın eski Ayaz ne de Firuze’nin eski Firuze olmayacağını varsayıyorum.

Zemheri, artısıyla eksisiyle ilk durakta benden geçer not almayı başardı. Bundan sonraki süreçte yolu açık, şansı bol olsun.

Yazan, çeken, oynayan, emek veren herkesin emeklerine sağlık. Benim çarşamba günlerim artık rezerve. Dilerim uzun soluklu bir iş olur.

Sevgilerimle…

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.