YAZAR: Ayça AKMAN

MF yapım imzalı Sen Çal Kapımı, Ayşe Üner Kutlu ismini duyduğum anda dikkatimi çekmiş bir projeydi. Özellikle duygusunu çok sevdiğim ve Erkenci Kuş’ta da beğenerek takip ettiğim kalemin, hayalleri yarım kalmış bir genç kızla o hayalleri çaldığı söylenen erkeği nasıl bir araya getireceğine merakım baki, geçtim ekran karşısına.

Genellikle her hikâyenin yeni bir macera olduğunu düşünerek izlerim ilk bölümleri, benzerlikleri değil farklılıkları yakalamaya çalışarak. Çünkü romantik komedilerin çizgisi aşağı yukarı bellidir. Burada da öyle oldu. Tıpkı Eda’nın da dediği gibi gökten üç elma düştü; biri yaşayana, biri anlatana, biri de izleyene. İlk durakta benzerlikleri, farklılıkları tarttım ve elmalardan payıma düşeni tatlı buldum , irili ufaklı berelerine rağmen…

“Hayaller İtalya, gerçekler petunya” diyerek tek cümlelik bir özet geçen Eda’nın öyküsü bize sunulan. Peyzaj mimarı olmasına bir sene kalmışken kesilen bursuyla İtalya’daki prestijli üniversiteden mezun olma şansını kaçırıyor Eda. Her fırsatta minnetle (!) andığı Serkan Bolat’ın resmini dart tahtasında hedef olarak gördüğümüzde, kesilen burs olayının failini anlıyoruz fakat acımasız, duygusuz sıfatlarının başına her seferinde “yakışıklı”  tanımlamasının eklendiği de dikkatimizden kaçmıyor. Neticede kader, Eda’yı dünya üzerinde görmek isteyeceği son insanla birçok kez bir araya getiriyor ve bir nişan anlaşmasıyla birbirine bağlıyor, zaten asıl çatışma da burada başlıyor! İlk yarıda anlatımı biraz dağınık, sahneleri bir parça kopuk bulduğumu söylemeliyim ama daha sonra akış toparladı, tempo hızlandı ve yormadan bitti ki benim de en sevdiğim husus bu oldu. Ana karakterler üzerinde yoğunlaşmalarını, yan karakterlerle öyküyü boğmamalarını da olumlu buldum. Romantik komedilerde sıklıkla gördüğümüz abartılı tiplemelerden uzak durmuşlar ve bu da samimi bir hava vermiş. Ne var ki senaryoda ilk bakışta dikkatimi çeken boşluklar olduğunu yadsıyamam. Burs olayı oldukça muğlaktı benim için, eksik parçaları bir türlü toparlayamadım. Eda’nın üniversiteyi başka şekillerde tamamlamasını sağlayacak seçeneklerin neden elendiğini anlamakta zorlandım ve ikna olmadım, maalesef. Öte yandan “kelepçe” meselesi o kadar zorlama geldi ki… Aslında durum komedisi oluşturmak, çiftin yakınlaşmasını sağlamak için harika bir araç bunu anlayabiliyorum. Keşke geride soru işaretleri bırakmayacak kadar altı dolabilmiş olsaydı… Şöyle bir düşünüp empati yapmaya çalışıyorum. Ben Serkan Bolat olacağım; üniversitenin önünde elime kelepçeyi geçirecek, kim olduğu belirsiz  bir insan ve benim çok önemli bir iş toplantım olacak! Daha otoparkta ben o kelepçeyi çıkarttırırım! De ki beceremedim, dünya yansa o hâlde toplantıya girmem, arabadan da çıkmam. Zaten bir türlü çözüm bulunamayan kelepçeyi Fi- fi’nin bir saç tokasıyla açması bana söyleyecek fazla da bir şey bırakmıyor.

Benim baktığım yerden diğer bir zayıf halka da Eda’nın “Bu kez ben garanti veriyorum.” diyerek burs yenilemeyi  öneren Serkan’ın teklifini reddetmesi oldu. Hem okul bahçesinde mezun olanları yaşlı gözlerle izleyip bir mucize bekleyeceksin hem de o mucize gerçekleşince elinin tersiyle itip özür bekleyecek, gurur yapacaksın. Üzgünüm, buna inanmam çok güç. Ferit – Kaan – Serkan aksında da Ferit’in Selin ve Serkan ilişkisinden bihaber olması garip geldi bana. Elbette Selin saklamış olabilir bu bilgiyi. Ama Kaan‘ın imalarla bunu vurgulaması, evlenecek olan arkadaşından bunu gizlemesi “Niye?” sorusunu sordurdu bana. Bu Serkan’a karşı elinde nasıl bir koz oluşturabilir pek öngöremedim, zaman gösterecek. Yine de aksaklıklara  rağmen çiftin yakaladığı kimya ve senkron, “cast” ın kötü adam haricinde oldukça sıcak ve inandırıcı olması, dizinin hoş ve neşeli bir seyirliğe dönüşmesini sağlamış ki bu büyük bir artı. İlk bölümün günahı olmaz deyip boşlukların ilerleyen bölümlerde dolmasını temenni ediyorum.

Hayat kısa: Eda’nın mottosu! O, bu kısa hayata pek çok şey sığdırmış. Acıyı da tatmış, başarıyı da. Ailesini henüz ilkokulda kaybedince birinciliklerle dolu eğitim hayatı ve kariyer hayalleri tutunacak dal olmuş ona. Yalnız bir kusuru var, fevri ve bu yüzden de dengesiz. Tabii çiçekler üzerinden kendi kendine terapi yapan, sadece halası ve arkadaşlarıyla yalnızlığını dindirmeye çalışan bir genç kız için bu pek de sürpriz değil. Onun bu yaşamdaki asıl sınavı, belli ki Serkan Bolat olacak zira henüz tanımadan yaşamını alt üst etmekle suçladığı bu insanın, asıl şimdi kelimenin tam manasıyla hayatını derinden sarsacağını biz seyirciler, rahatlıkla görebildik. Eda gururuna yenilip zor yolu seçti, karşılıksız kabul edebilecekken bursunu bir nişan sözleşmesine bağladı. Erkek arkadaşı Cenk’in küçümseyen sözleriyle zedelenen egosunu tatmin etmek adına anlık bir kararla çıktığı bu yol, çetin. Ön yargılar ve nefretle başlayan, mecburiyetle devam eden bu birliktelikte ben Eda’ya hak vermesem de onu anladım. Ne var ki aynı şeyi Art Life mimarlığın patronu için söyleyemeyeceğim!

Kariyeri başarılarla dolu, görünüşte kompleksleri olmayan, tuttuğunu koparan bir iş adamı, neden ergenler gibi eski sevgilisinin yapıp ettikleriyle bu kadar alakadar olur? Bir nişan, neden onu hiç tanımadığı bir kıza burs karşılığı anlaşma teklif edeceği noktaya getirir hiç mana veremedim.Kaldı ki karşımızda ilişkileri sözleşme olarak nitelendiren, duyguların bir noktadan sonra bittiğini düşünen bir insan var. Tamam olayı Kaan Karadağ’a bağlamasını; o varken istediğini yapamaz Selin, demesini anlarım. Peki Eda’ya “Selin seni kıskandı, amacım onu nişanlısından ayırmak.” söylemini nereye koyarız? Doğrusu ben Serkan Bolat’tan çok karışık sinyaller aldım.Tercihim elbette düğümün Karadağ üzerinden yürümesi yönünde olacak, aksi biraz zayıf ve basit kalır benim kanımca.

Serkan’ın kendi doğruları kendi kalıpları var. Adından ve geçmişinden habersiz olduğu bir insana “Senin gibi tipler her gün hayatıma giriyor.” diyecek kadar köşeli, “Anlaşmalarımda karşı tarafa söz hakkı vermem.” diyecek kadar sert… Astronomi ve uzay bilimlerinden başlayıp mimarlık ve işletmeye uzanan ilgi alanları belki onu kariyerinde üstlere taşımış amma söz konusu şirkete hakimiyet olunca kesilen bir burs bile bilgisi dışında. Eda da onun bu hayattaki sınavı olacak belli oldu çünkü tanıdığı insan profillerinin çok dışında. Yeri geldiğinde onu rezil ediyor, ayar veriyor, söz dinlemiyor, hatalarıyla yüzleştiriyor… Serkan yanlışlarından ders alacak olgunluğa erişmeli, Eda’ysa ön yargılarından sıyrılıp olaylara ve insanlara daha geniş çerçeveden bakmayı öğrenmeli. Zoraki nişanlılığın sivriliklerini törpüleyerek onları nasıl aynı noktaya getireceğini ve aşkın bir “sözleşme” olmadığını  önlerine nasıl koyacağını merak ediyorum.

Sen Çal Kapımı  samimi bir dünya kurmuş. Eda’nın yaşam  aksındaki mekânları özellikle beğendim. Rejinin yukarıda sıraladığım sebeplerden  dolayı biraz aksadığını düşünsem de ikinci yarıdaki derli toplu anlatım, görüntü ve sanat yönetmenliği benden geçer not aldı.Gökçeada; planları ve çekim açılarıyla en hoşuma giden mekân oldu açık ara. Bu arada bölüm içi müziklerin biraz daha ruha dokunan karakterli melodiler olmasını dilerdim. Kulağımda hiçbir tını kalmadı, ileride belki toparlar umudundayım.

Yaz sezonu bir romantik komediye daha merhaba dedi. Ben samimi castı, başrol uyumları ve merak uyandıran hikâyesiyle seyircide karşılığını bulacağını düşünüyorum. Yolu açık, şansı bol olsun. Sevgili Şeyma da her hafta bu yolculuğa yorumlarıyla eşlik edecek.

Yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık…

Sağlıkla kalın…

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.