YAZAR: Ayça AKMAN

Ay yapım imzalı Menajerimi Ara “cast”ı öğrendiğimden beri merakla beklediğim işlerdendi. Göz alıcı kadroya, şimdiye dek işlenmemiş sıra dışı konu da eklenince Fransız menşeli bir diziden uyarlanmış olması beni hiç düşündürmedi bile. Yabancı hikâyelere yaslanan bir iki yerli projenin elde ettiği başarının da verdiği rahatlıkla geçtim ekran karşısına.

Bir sektör öyküsü var karşımızda. Beyaz perdeyi ucundan kaldırmaya, renkli camın ardındakileri göstermeye soyunan bir öykü… Sinema – televizyon okumuş, sektörün kalbinde çalışmak için Antalya’dan İstanbul’a gelmiş Dicle’nin gözlerinden bakıyoruz her şeye ve herkese. Dicle Ertem, aylardır kendi alanında iş bulamadığı için henüz doğmadan kendisini terk etmiş babasından referans istemek zorunda kalınca geleceği de geçmişinin kayıp halkası da önüne seriliveriyor. Tesadüfler onu Ego Ajans’ın ortaklarından Feris Dikmen’e asistan yapıyor, asıl hikâye de burada başlıyor zaten. Ben derdini bu kadar kısa sürede net bir şekilde ortaya koyan pek az iş gördüm, desem yeridir ve buna bayıldım. Giriş, seyirciyi hemen avucuna alan harika bir mıknatıs olmuş. İlk on beş dakikada biz seyirciler olay örgüsünün özünü öğrenmiştik bile. Oldukça kalabalık bir kadroya rağmen hiçbir kafa karışıklığı yaşamadan derli toplu bir rejiyle hemen her karakteri tanıdık. Tempo bana göre hiç düşmedi ve sonuna kadar dizi kendisini seyrettirdi. Sıkılmadan, konsantrasyonumu kaybetmeden iki saati aşkın bir süre bir işe odaklanmanın ne kadar keyif verici bir lüks olduğunu anlatamam, özlemişim!

Ahsen Eroğlu’nun Dicle’sini çok sevdim ben ona inandım. Her sahnesi keyifli, hayat doluydu. Dicle ilginç bir karakter. Onun gibi yaşamın yavaş aktığı bir yerden gelip acelesi olan insanlar arasında yer bulmayı istemek, üstelik bunu “Yollarından çekilmezseniz sizi itip azarlıyorlar, bakışlarıyla dövüyorlar, ben de bir gün onlar gibi olmak istiyorum!” gibi sıra dışı bir cümleyle ortaya koymak bana göre ona dair en çarpıcı husus. Hayatlarının bir noktasında ezilmiş olan yahut kendisini eksik hisseden insanlar, ezen olmayı isterler çoğunlukla ve bunu başarmanın yolu genellikle mesleklerinde o en üst noktaya ulaşabilmek, hükmedebilmek, muktedir olmaktır. Babası onu yapamazsın diye kışkırtmasa, köpekbalıklarına yem olmakla gözünü korkutmaya çalışmasa, eğitimini ve geldiği yeri küçümsemese, yoluna taş koymak için her fırsatı değerlendirmese, en önemlisi daha doğmadan terk edilmese Dicle yine de bu kadar hırslı olur muydu, şüpheliyim! Onun motivasyonu Kıraç Özdal’a başarabileceğini ispat etmek! Gizlice sözleşmeyi sızdırması istendiğinde “Hırsız mıyım ben?” güdüsüyle vazgeçen Dicle, babasının işten ayağını kaydırdığını öğrendiğinde bir an bile düşünmeden bilgiyi aldı, Feris’e verdi. İşini geri aldığında ilk yorumunun “Kıraç Özdal’ı yendim!” olmasına hiç şaşırmadım. Belli ki hayatta ve ayakta kalmak için ortama adapte olmakta hiç zorlanmayacak, sektörün kartlarıyla oynamaktan gocunmayacak. Onun neler yapabileceğini ben bir izleyici olarak merak ettim, umarım “yarasına” yenilerek beni hayal kırıklığına uğratmaz.

Kıraç Özdal, işinde iyi hem de çok iyi. Nereden vuracağını, kime vuracağını çözmüş, tam bir oyun kurucu. Tuttuğunu koparıyor amma tüm bunları yaparken hiçbir şey hissetmiyor ve Barış Falay’ın avcunun içine aldığı bu karakter, bizi hiç tereddütte bırakmıyor. Kendi asistanı haricinde kimsenin hakkında tek bir iyi söz söylememesi bu yüzden pek de sürpriz değil, biz seyirciler açısından. Onun ben merkezli bakış açısı ve “egosu” hem büyük bir güç hem de handikap. Ajansın kaybını engellemek için iş arkadaşından oyuncu çalıyor çalmasına ama aynı kör ego oyuncuya söz geçirmesine de engel oluyor. Bu bakış açısını, herkesten sakladığı gayri meşru kızına karşı da görüyoruz. Daima “ben” dediğinizde karşı tarafın duygularını yok sayarsınız. Lakin en kuvvetli hamleler o bilenmiş duyguların baskısıyla ortaya çıkar tıpkı Dicle’de yahut Tuba’da olduğu gibi. Kıraç’ın aşil tendonu ailesi ve iş, para, başarı, şöhret odaklı yürümeye devam edip insanlarla empati kurmayı ihmal ettiği sürece oradan darbe alması çok muhtemel görünüyor. “Sana bir şey oldu sandım!” diyerek odaya dalan bir çocuğu dizginlemek de pek kolay olacak gibi gelmiyor bana. Yine de şuraya bir temenni eklemezsem içimde kalır. Dizinin bu güçlü, zengin baba- terk edilmiş çocuk klişesine fazla yaslanmadan, ajans aksından yürümesini tercih ederim zira merak edilesi daha çok hikâyesi var dağarcığında.

Feris ve Çınar sanırım en çok kanımın ısındığı karakterler oldular bu projede. Oyunculuklara zaten söyleyecek sözüm yok! Feris Dikmen erkek egemen bu âlemde ayakta kalabilmek için sertleşmeyi seçmiş bir karakter. Çalışkanlığı, otoriterliği, hata affetmemesi de onu bulunduğu yere taşıyan özellikler olmuş belli ki. Yalnız onu Kıraç’tan ayıran bir küçük detay var. O asla bir köpekbalığı değil. Çınar oyuncusunu kaybedince atlamadı üzerine. Kıraç’ın etiğini sorgulamaktan da bir an için çekinmedi. Evet, o da sert oynuyor; senaryo çalıyor mesela! Ama odağı başarı ve onun sinemayı gerçekten sevdiğini Dicle’yi nasıl işe aldığına bakarak söylemek hiç de zor değil. Onun bir menajer olarak oyuncusuyla ilişkisi, özellikle Barış karakteri üzerinden yürüyen hikâye çok ilgimi çekti, açılması en büyük dileğim. Gelelim Çınar’a… Sektörün sert dişlileri arasında henüz insani duygularını kaybetmemiş bir karakter görmek çölde vaha bulmak gibi geldi bana. O da bu hayatta tutunmak için çok çabalamış. Yönetmenlik, senaryo denemediği şey kalmamış. Hatta dedesinin “memur olsaydın keşke” sitemlerine bile maruz kalmış Sinema – TV‘yi kazanınca. Ben onun oyuncularıyla arkadaş olmasını, empati kurabilmesini, duygularını işin üzerinde tutmasını çok değerli buldum. Diğer profesyonellerin aksine amatör ruha sahip Çınar’ın önemli olan “Bizim hayatımız değil, oyuncuların hayatı…” mottosunu Kıraç’a karşı kullanıp kullanamayacağını merakla bekliyorum.

“Cast”ı bu kadar başarılı bir işte yan karakterlerden Emrah ve Gülin de ilgimi çekerek öne çıktılar. Emrah’ın Dicle’yle iyi dost olacağına şüphem yok da meraklı Gülin, Feris Hanım’ın yeni asistanını pek rahat bırakacak gibi görünmüyor benden söylemesi…

Son bir parantezi de Barış, Tuba ve Peride üzerinden verilen mesajlara açmazsam haksızlık etmiş olurum. Barış’ın şöhretle savaşı hikâyenin en vurucu damarlarından. Böyle vahşi, orman kanununun işlediği bir ortamda kendin olmayı istemek, imkânsızı dilemekle eş değerdir. Bu onun en büyük ikilemi ama bu bir seçim; o da seçimini yaşıyor. Şöhret bir paket gibi gelir elinize, para ve ünü kabul edip diğer olumsuzluklarla uğraşmak istemiyorum, deme lüksüne sahip olmazsınız. Bu çatışma da alıp sizi depresyonun kucağına bırakır tıpkı Barış’ın yaşadığı gibi. Aslında şöhretin, özgürlük değil esaret olduğu, hayranlarla “selfie”nin bir yıldızın toplumsal vergisi olduğu konur önünüze, evinizi bile sizin adınıza seçen menajeriniz tarafından. Abiniz kazandığınız paranın keyfini sürer, anneniz ardınızdan dua eder. Ama bir kişi de durup “Sen nasılsın?” diye sormaz. Hayranların bitmek bilmeyen tacizi, kendi yazdıkları senaryoda şöhretli kişiye biçtikleri rol, en ufak hatanızda silip atmaları, sürekli hata yapmama baskısı sizi yordukça yorar… Hikâyenin bu aksta açılmasını istediğimi daha önce belirtmiştim, doğrusu ciddi de potansiyel görüyorum Barış’ın hikâyesinde, hele de Dicle’nin onun kimliğini öğrendiğini duyduğunda sarf ettiği “Seni de kaybettim!” serzenişinden sonra…  Beklemedeyim efendim!

Diğer yandan, Tuba’nın öyküsü kadınların bu mecrada uğradığı ayrımcılığa bence gerekli bir ayna tuttu. Erkeklere uygulanmayan iyi görünme baskısının kadınları ne kadar yıprattığını ve hayatlarına nasıl müdahale edildiğini pek fazla bilen yoktur, eminim. Bu mesajı mutlulukla aldım, kabul ettim ki umarım bir gün bu acımasız sektör de kabul eder. Son dipnot da Peride Şener üzerinden verilen Yeşilçam mesajı olsun. Ajansın kalbi senaryo odasında en zayıf rafın eski oyunculara gelen senaryoların rafı olduğunu görmek iç burkucuydu. Eskiyi anlamadan, özümsemeden yeniye sarılmak; temelsiz bina inşa etmek değildir de nedir! Selam olsun Yeşilçam’a, o saf temiz duygulara, o güzel insanlara!

Menajerimi Ara kurduğu dünyayla beni kendisine inandırmakta zorlanmadı. Oturmamış bir karakter, olmamış bir replik görmedim. Çekimler de benden geçer not aldı. Derli toplu reji zaten en sevdiğim yönü oldu. Bölüm içi müzikleri de beğendim. Şöyle bir baktığımda totale seslenen bir iş olduğunu düşünmüyorum ama girip çıkan konuk oyuncular o kitleyi cezbedebilir kim bilir? Ben çok sevdiğim cast ve açılmasını beklediğim hikâyeler için bir süre daha izleyicisi olacağım. Yolu açık, şansı bol olsun!

Yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık…

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.