YAZAR:Şeyma BULUT

Hayatın bizimle çok değişik bir bağ kurma şekli vardır. İnsanlar her gün, her an bir şeyler düşünür ve plan yapar. Peki, hayat her zaman bu doğrultuda mı ilerler? Asla. Bizler ne kadar uğraşıp bir yol çizsek de kendimize, o bize öyle bir şaka yapar ki sen ne kadar plan yaparsan yap, benim gerçeğim der. Kuzgun bugün yaşadıklarını tam yirmi yıl boyunca tasarladı. Önce ölen babasının intikamını alacaktı ve sonrasında da onun ölümüyle kazanılan her şeyin sahibi olacaktı.  Attığı her adımı ve hatta aldığı her nefesi buna göre ayarlamıştı ama hayatın oyunundan habersizdi. Her insanın değiştirmek için elinden hiçbir şeyin gelmediği bazı dipsiz kuyuları,  çıkmaz yolları vardır. Ya tüm hayatınız bu şekilde bir çıkmaza doğru sürüklenmişse ne yapardınız? Kuzgun, işte bu insanlardan biri. Tüm hayatını ihanet ve yalanlarla geçiren bir adamın bildiği tek gerçeğin de yalan çıkmasıyla içine saplandığı bataklıktan çıkması mümkün müdür? İşte o konuda tahminde bile bulunamıyorum. Kuzgun önce Rıfat’ın sonra annesinin ve sonrasında güvendiği herkesin ihanetiyle başa çıkmak zorunda kaldı. Tüm bunların içinde kendisine ihanet etmediğini bildiği iki kişi var: Yusuf ve Dila.

Kuzgun Dila’nın kendisine yaptıklarını bilmeden ve  babasını da tertemiz zannederek yaşadı bugüne dek. Dila’yı henüz bilmese de maalesef Yusuf’la ilgili gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Behram’la yaptığı konuşmadan sonra birine yeniden güvenmenin bedelini ödediği anlarda tek güvenebileceği kişinin Dila olduğunu söylüyordu. Yani bir gün birine yeniden inanmayı  ve birini sevmeyi öğrendiğinde bunun Dila olabileceğini ve hatta kendisini üzse de buna kızmayacağını söyledi. Dila da bunu gözyaşlarıyla dinledi. Dila’cım  vicdan azabıyla döktüğün o yaşlar, belki Kuzgun’u kandırıyor olabilir ancak ben pek o tarafta değilim canım. Kendin araştırıp öğrendin, yetmedi Kuzgun’un ağzından dinledin o acı dolu yılları. Hem  hak, hukuk ve adalet diyeceksin hem de Kudret’le konuşurken tüm hayatını mahvettiğin adam için değil de pisliğin içine batmış aileni kurtarmaktan bahsedeceksin. Yani inandırıcılığını kaybediyorsun sen. Başından beri sana güvenmek isteyen, aşkına inanmaya çalışan ben bile “pes” dedim artık.

Dila, Kuzgun’u seviyor; bunda hem fikiriz. En azından geçtiğimiz haftaki son sahnede bunu açık bir şekilde gördük. Kuzgun’a kendisini açarsa kırılmaktan ve incinmekten korkuyor ona da tamam. Onu da bu haftaki ikili sahnelerde sürekli kaçmasından anladık. Fakat gerisini pek anlamadım. Kudret, Kuzgun’u kullan dedi. Dila da hemen evet deyiverdi. Başından bu yana Kuzgun’u kalpsizlikle suçlayan kadına bir şey söylemek istiyorum: O seni kullanmadı. Elinde birçok fırsat olmasına rağmen, kullanmadı. Senin deyişine göre seven sendin, kalpsiz olan oydu. Fakat görünen o ki sen de ondan aşağı değilsin. Kuzgun şimdilik seni saf görüyor. Ancak geçmişten getirdiğin o koca koca sırları öğrendiğinde ne yapacaksın? O her sıkıştığında arkasına sığındığın değerler ve sevgi seni kurtarabilecek mi? O sana, senden gelsin dedi belki ama kıyametini koparan sura senin üflediğini henüz bilmiyordu. Zaten Şermin’in öğrendiği bir konu asla sır değildir. Sen söylemezsen çok yakın bir zamanda o bunu büyük bir keyifle Kuzgun’a söyleyecektir. Sonrasında ne yapacaksın acaba? Hep onun sana değer vermesini istedin, bana gelsin dedin. Ancak sevgi gibi bir duygu bile senin ruhundaki bencilliği köreltmemiş. Halbuki sevginin iyileştirici gücü vardır. Nedense bu güç bırak Dila’yı, Bilgin soyadını taşıyan kimseyi iyileştiremiyor. Bu nasıl bir hırstır? O, yaşadıklarından hâlâ Kuzgun’u suçlasa da ben, kendisine bir şey söylemek istiyorum: Yaşattığınızı, yaşamadan ölmeyeceksiniz. Bir yanın bakalım, bir ayaklarınızın  altından çekilsin dünyanız. Şu anda bile paranızın gücüyle ayaktayken elinizdekiler tamamen gittiğinde “aile” olabilecek misiniz, ona bakmak lazım. İçimden çok güçlü bir ses Dila dışında bu aile meselesini kimsenin önemsemediğini söylüyor. O da çok sevgi dolu olduğu için değil, yalnız kalmaktan korktuğu için yapıyor bunları. Bir gün tüm bencilliklerini bırakarak Kuzgun’la olmasını canı gönülden istiyorum ama önce tüm sırlar ortaya çıkmalı. Yalanların ve gizemin üzerine bir yola çıkılmaz, çıkılsa da yarım kalır. Tek isteğim bunları Kuzgun’a Şermin’in değil, Dila’nın anlatması. Diğer türlüsü onun felaketi olacaktır.

Kendimden mi pay biçiyorum, nedir bir türlü Dila’yı avukat olarak kabullenemedim. Avukatlar, aldıkları eğitim gereği akıllarını kullanmayı iyi bilirler. Bir durum karşısında son ana kadar şüphelerini korur ve kesin olarak emin olana kadar harekete geçmezler. Dila’ysa artık ailesine olan duygusallığından mıdır, nedir bir türlü mantığını kullanamıyor. Kudret ona Kuzgun kötü, diyor. Dila da hemen inanıveriyor. Halbuki Kudret dahil herkes Kuzgun’un bu hayata nasıl çekildiğini biliyorken zerrece sorgulamadı bunu. Ailesini kurtarmayı öyle takıntı haline getirmiş ki Kudret tarafından nasıl manipüle edildiğini bile göremiyor. Dila, kullanıldığını anladığında umarım çok geç olmaz. Ama benden sana tavsiye Dila’cım, sen bu kafayla gidersen sahip olduğun her şeyi ve herkesi kaybedeceksin. Buna kendi hayatın da dahil. Kudret’le ilgili olarak halen fikrim değişmedi. Onun kesinlikle bir şekilde Ferman’la bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yusuf’un yaşadığını öğrendiğimde acaba onunla mı birlikte diye düşündüm fakat Kuzgun’u, Dila’ya bu kadar kötülemesinin ardından vazgeçtim. Kudret, şu anda Behram Adıvar bilmecesinin en önemli iki ayağından bir tanesini oluşturuyor. Bu karakterle ilgili biraz daha fazla ayrıntı verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kuzgun’da ilk bölümden bu yana herkesin kafasını kurcalayan bir soru işareti de kalktı. Yusuf Cebeci’nin ölümü dile getirmesem de benim için tam bir muammaydı. Onunla ilgili verilerin kısıtlı olmasından dolayı sesli olarak söylemedim de Yusuf’un hayatta olma ihtimali oldukça yüksekti. Geçtiğimiz haftaki yazımda asıl meselenin Behram ve Yusuf arasında olduğundan bahsetmiştim. Açıkçası tahminim, bunun kaybedilen bir oğul olduğuydu ancak bu oğlun Yusuf’un ta kendisi olduğu aklıma bile gelmemişti. Bunu öğrendiğimde ekrandan içeriye girip Behram’ı boğmak istedim. Nasıl bir baba, oğlunu öldürüp -sonuçta o öldürdüğünü düşünüyor- onu felakete sürükleyen adamlarla yirmi yıl boyunca ortak iş yapar. Behram, Kuzgun’la karşılaştığında “İntikam da benim, yükselmek de benim.” dedi. Hatta orada hepimizin kafasını karıştıran bir imada da bulundu.  Böylece aile olabilecekleri zaten kendisini belli etmişti. Açıkçası bu aile sırrının biraz daha muallakta kalmasını en azından bir bölüm daha sürmesini isterdim, ben.

Kuzgun, Behram’la yüzleşmesinden sonra babasının sırlarının peşine düştü. Derviş’ten aldığı darbeyle yeniden etrafına duvarlar ören Kuzgun, Dila’dan aldığı belgelerden ulaştığı eski cezaevi müdürünün peşine düştü ama ulaştığı sadece bir cesetti. Burada aklıma takılan bir soru var: Adam ne biliyordu? Bildiği o büyük sır neyse hayatına mal oldu. Ardında da çözülmesi gereken kocaman bir gizem bıraktı. Kuzgun daha babasının sırlarını çözemezken önümüze bir de Ferman bilinmezi çıktı. Dizimizde başından beri bir gizem kaybolurken yerini daha büyüğüne bırakıyor ve tüm bunların ortasında tanıdık bir isim var: Bora Dağıstanlı. Ferman’ın sahadaki veziri konumundaki takıntılı delimiz, Kuzgun’u Behram’a yollayarak apaçık bir şekilde tarafını belli etti. Ferman’ın da tıpkı Behram gibi uzaklarda bir isim olmadığını düşünüyorum. Aslında Behram’ın bile bilmediği Yusuf’un hayatta olduğu gerçeğimi Ferman’ın nasıl bildiğini düşünürken bir an aklıma Ferman, Yusuf mu diye bir soru takıldı; ancak bu soruyu hemen kovdum. Yusuf’un, Ferman olma ihtimali pek yok gibi çünkü Ferman,  Kuzgun’u yok etmek istedi. Dedesinin bu denli koruduğu Kuzgun’u, babasının öldürmek istemesi bana pek mantıklı gelmiyor. O zaman Ferman her kimse tek derdi Behram’ı yok etmek. Zaten Kuzgun’a da babasına ne olduğunu öğrenmek istiyorsa Behram’ı öldürmesi gerektiğini söyledi ve bence elini fazlasıyla açık etti. Her ne kadar son sahnede Kuzgun’un elindeki silah patlasa da ben öldürdüğünü sanmıyorum.  Kuzgun, Behram’ı görmeden hareket geçmemişti ki karşısında onu yönlendiren de çok güvendiği Derviş’ti; burada onu Behram’a yollayan kişi, Bora. Zerrece güven duymadığı birinin lafıyla hareket edecek biri değil, o. Bu sebeple bu noktada bir ters köşe bekliyorum.

Bu hafta Kuzgun’un oldukça zor zamanlarına şahit olduk. Beni en çok etkileyen iki yer, Kuzgun’un babasının boş mezarındaki çaresizliği ve annesiyle yaşadığı yüzleşme oldu. Kuzgun, Kumru’yu kıramayarak annesini dinlemeye gitti. Tahmin ettiğimiz gibi çok yakıcıydı bu konuşma. Hep dediğimiz gibi onun en çok Meryem’e ihtiyacı var ancak bir türlü sindiremiyor geçmişini. Bunu sesli olarak duyduk bu hafta. “Seni affetmek istiyorum ama yapamıyorum.” dedi. Meryem, gerçekleri anlatsa da pek etkili olamadı. Kuzgun bu olayı mecburiyet olarak değil, terk etmek olarak görüyor. Sahne başından sonuna o kadar etkileyiciydi ki izlerken gözyaşlarıma hâkim olamadım. Onun yıllar boyunca içinde biriktirdiği tüm haykırışların, dile gelişiydi bu yüzleşme. Bir feryattı aslında. Bunu asla aşamayacağını anlattı annesine. Geçen yirmi yılının yaşattıklarını ve onu dönüştürdüğü adamı gösterdi bir anlamda. Meryem’se ona sarılarak acılarını geçirebileceğini söyledi. Belki yirmi yıl önce eve erken gitmiş olsaydı mümkündü bu ama aradan geçen yirmi yılın acısı geçer mi peki? Ben her şeye rağmen geçeceğine inanıyorum ama Kuzgun’un buna henüz hazır olmadığı aşikâr. Yusuf’un hayatta olması biraz onları yakınlaştırabilir diye düşünüyorum. Sonuçta tertemiz zannettiği babasının bile sırları ortaya böylesine çıkmışken belki Meryem’i affetmesi de mümkün olabilir. Barış Arduç, bölümün tamamında harika bir oyunculuk sergiledi fakat bu sahne başkaydı. Kuzgun’un çaresizliğini, özlemini, kırıklıklarını tek bir sahneyle öyle güzel geçirdi ki gözlerimin dolmasına engel olamadım. (Boğazım ve gözlerim ağlamaktan şişti) Kuş evinin önünde oturan, ürkek ve kırgın bir kuş gibi duruyordu. Beden diliyle hislerini çok güzel ifade etmişti. Hatice Aslan’ın da ona eşlik etmesiyle sahne daha da büyüdü. Gözbebeklerinde bile gördüğümüz acı ve kederi öyle güzel verdiler ki eski yaşamlarında Kuzgun ve Meryem’diler dense kesinlikle inanırım. Sahnenin sonunda Barış’ın ortamı terk ederken yüzündeki ifade, Hatice Aslan’ın Meryem’in bir kez daha kaybedişindeki acıyı yüzüne oturtması, çaresizce oturuşu görülmeye değerdi. Sizi bir araya getiren ekibi gerçekten canı gönülden tebrik ediyorum.

Beni fazlasıyla etkileyen ikinci yer de mezarlık sahnesiydi. Babasının mezarının başında, gerçeğe bir adım kala, Kuzgun’un yüzündeki tedirginlik ve korkuyu olduğu gibi gördük. Barış Arduç’un tek olarak oynadığı en iyi sahnesiydi. Gerçeği bilmek ve bilmemek ikileminin ardından boş mezarı gördüğünde yüzündeki hayal kırıklığını ve mezarı kazmaya devam ederken umutla karışık acıyı çok güzel yansıttı. Ancak bu sahnenin sevdiğim an’ı acılarıyla boğuşan Kuzgun’un birden o ruhtan çıkarak öfkeyle Bora’nın boğazına sarıldığı an oldu. Barış Arduç’u izlemek benim için her zaman bir keyif olmuştur. Onun içten tavırları, samimiyeti oyunculuğuna birebir yansıyor. Fakat bu hafta beni öylesine güzel etkiledi ki  bu tarz karakterlerdeki başarısını kanıtladığını düşünüyorum. Ömer İplikçi gibi bir salon erkeğini mükemmel canlandırmışken şimdi ona taban tabana zıt Kuzgun’daki performansına bakınca her rolün hakkını vereceğine çok inanıyorum.

Aksiyonu ve heyecanı oldukça yüksek ve güzel bir bölüm izledik. Dizide beni rahatsız eden tek ayrıntı Füsun karakteri. Bir insan ne kadar itici olabilir diye sorsak onu göstererek tek kelime etmeden anlatabiliriz sanırım. Füsun bir yandan Kuzgun kendisini yedi çocukla ortada bırakmış gibi davranırken, diğer yandan Ali’ye göz kırpıyor. Mağdur gibi davranıyorsun. Abinin ölümü için Kuzgun’u suçluyorsun ama onu ölüme bizzat sürükleyen adama kur yapıyorsun. Benden sana söylemesi abin mezarından lanetler okuyor sana. Kör ol da nankör olma canım. Ali, Füsun’la bunları yaşarken bir yandan da Seda ve Kartal arasında da duygusal yakınlaşmalara sebep oldu. Belki ilk bakışta evli bir kadın olmasından dolayı itici gelebilir bu durum fakat sevgiye aç bir kadının biraz sevgi kırıntısı gördüğünde bu şekilde davranması fazlasıyla normal. Seda, kendi ailesinde de Ali’yle kurduğu ailede de sevgiyi bulamamış bir kadın. Açıkçası bu iki yalnız insanın yollarının birleşmesi beni rahatsız etmedi. Aksine bu tip tamamlanan hayatlar beni mutlu eder. Hayırlısı diyelim o vakit.

Ufak bir dipnot eklemek istiyorum. İki haftadır sinyalleri verilen Kumru ve Cihan arasındaki yakınlaşma içimi ısıtıyor. Kumru’yla konuşurken elinin ayağına dolaşmasını izlediğimde gülümsememe hâkim olamadım. Umarım ben yanlış anlamıyorumdur. Beklentimi yükselttim ve tatlı bir hikâye bekliyorum.

Oldukça keyifli, zaman zaman güldüğümüz, zaman zaman ağlayıp, biraz da gerilimle izlediğimiz iyi bir bölümdü. Tüm ekibin emeklerine sağlık. Yazıma Muhibbi’nin bu dizeleriyle son veriyorum.

Haftaya görüşmek üzere, sevgiyle kalın.

Nihayet gözüm gördü, gönlüm sevdi

Bunlar suçsa gel öldür

Allah’tan hep şehitlik istedim,

Allah’a şükürler olsun ki, yan bakışın beni öldürdü…

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.