Yazar: Sinem ÖZCAN 

O kadar uzun zamandır bir Mahinur Ergun projesi bekliyordum ki yayına girme tarihi belli olduğundan beri Kefaret için gün saydım, adeta. Yıllardır sıkı bir hayranı olduğum Nurgül Yeşilçay ve Mahinur Ergun’un bir kez daha aynı projede buluşmaları sabırsızlığımı artıran etmenlerden biriydi. Açıkçası castla ilgili kaygılarım yok değildi, ekran başına geçerken. Ancak bölümü bitirip kalktığımda seyir zevki çok yüksek bir işle karşılaştığımı ve kaygılarımın büyük oranda gittiğini de söylemeliyim.

Zülfü Livaneli’nin Konstantiniyye Oteli adlı eserinden uyarlanmış, Kefaret. Uyarlayan isim Mahinur Ergun olunca çok katmanlı, çok derin ve öngörülemez bir öykü çıkmış ortaya. İki saat boyunca ekrana merakla bakarken beynimde sürekli aynı soru dönüp durdu: Bu kadar tempolu bir açılıştan sonra bu tempo nasıl sürdürülür? Evet, öykünün merak unsuru çok güçlü. Polisiye – dram damarından yürüyor ve içine çok doğru oranda bir de psikolojik boyut eklenmiş. İzleyiciyi sürekli “Acaba?” sorusuyla tetikte tutuyor. İzlerken de bitirdiğimde de zihnimde, aslında tam da bunun tedirginliği vardı. Bizim yerli dizi izleyicimiz özellikle de total grup sevmez çok “acaba” tedirginliğini. Pek fazla zorlanmadan, çok da düşünmeden akıp gitsin ister hikâye. Bu handikabı yok etmeyi başarırsa bu iş alır yürür, diye düşündüm ki sabah gelen izlenme oranları da başardığının göstergesi.

Öykü bizi, Zeynep’in dünyasına götürdü. Zeynep, acılı bir anne… 5 yıl önce o zamanlar 3 yaşında olan evladı kollarının arasından koparılıp alınmış. O güne dek doktor kocası ve iki çocuğuyla iyi kötü giden macerasız, heyecansız ama düzenli bir hayatı var. Doğum günü dileğinden anladık ki bu düzenli hayattan memnun görünse de içinde kaynayan bir ateş var, Zeynep’in: O, heyecan özlüyor. Yüreğinin bir yerlerinde, gençlik günlerinin o coşku ateşinin dumanı hâlâ tütmekte ama özlediği hareketliliğin, heyecanın bedelinin evladını yitirmek olduğunu bilse, bu acının onun hayatına hiç düşünmediği bir hareket sokacağını fark etse o dilekte bulunur muydu, hiç sanmıyorum. Babaannem “Ne istediğine dikkat et!” derdi çocukluğumdan beri. Modern zamanlarda bunun adını “sözün enerjisi” koyduk ve ben, dillendirdiğimiz her kelimenin evrene bir çağrı gönderdiğine de inanıyorum. Zeynep’in dileği de bir anlamda ona hareket ve heyecan getirdi ama yanındaki bonus ne yazık ki acı ve kayıp oldu.

Annelik duygusu, sezgisi ve sevgisi emsali olmayan bir his. Onun yarattığı boşluk da bir başka acıyla kıyaslanamayacak kadar büyük. Zeynep’in hayatı da kızını kaybettiği gün durmuş. Zaman onun için işlemiyor, günlük hayat akıp giderken o hayatın içinde sadece tek hedefe odaklanmış yaşıyor ama asla hayata dahil olmuyor. Biz Zeynep’le tanıştığımızda artık çok da sağlıklı değil, deliliğin sınırında. Onu asıl belirsizlik bitirmiş. Beyninde tek soru var: Kızıma ne oldu? Ona kavuşmak artık ikincil hedef Zeynep için. Önceliği “Yaşıyor mu, öldü mü?” ikilemi. Öldüyse de bileyim, gider mezarına dua ederim, noktasında. Acıyı kabullenecek ama belirsizliği sırtlayamamış. Bütün o eğitimli, kültürlü, akıllı ve mantıklı tarafları pes edip devreden çekilmiş. Zeynep de hacı, hoca, falcı ve medyumların oyuncağı olmuş. İlgisiz, işkolik ve hepsinden mühimi aldatan ve aşağılayan bir kocanın da varlığı, belki de o delirme sürecini hızlandırmış, hayatla mantık ve duygu bağını koparıp tek odaklı yaşamaya daha doğrusu nefes alıp vermeye başlamış. Diğer evladı, oğlu da onun hayata tutunmasına yetmemiş. Çok iyi yazılmış bir karakter Zeynep. Psikolojik derinliği çok iyi verilmiş. Acılı bir annenin, giderek deliren ama evladı için umuda bağlanan kadının, dramı yormadan tertemiz verilmiş.

Elif’in kaçırılmasıyla olaya ve dolayısıyla Zeynep’in hayatına bağlananlardan biri de Sinan. 5 yıl önce Emniyet’in acar komiseri şimdiyse işsiz güçsüz, odağında sadece Zeynep olan bir adam, Sinan. Arada neler yaşandı, neler oldu bitti şu an hepsini göremesek de gelinen noktada Sinan, Zeynep’e çok âşık ve Meltem’in ifadesine göre o da âşık olmuş Sinan’a ama ondan kaçmayı başarmış çünkü bir ilişki götürecek durumu yok, Zeynep’in. Kendini de etrafındakileri de zehirliyor, bir şekilde ve bunun da farkında. Sinan beş yıl önce bir başkasıyla ilişkisi olan, mesleğine bağlı, zeki ama biraz da patavatsız bir adam. Ne oldu da bu adam, delilik sınırındaki bu acılı kadına tutuldu? İşte benim cevabını büyük merakla beklediğim sorulardan biri bu. Zeynep, tepkileri sağlıklı olmadığından duygularının peşinden gidecek noktada da değil ve her şeye rağmen bunun farkında olduğu için de kaçıyor Sinan’dan. Ancak geçen beş yıl içinde Sinan’ın varını yoğunu kaybederek, mesleğinden atılarak, kısacası sıfırı tüketip geldiği noktaya bakınca da neredeyse saplantılı hâlde Zeynep’e bağlanmasının bir nedeni olmalı. Sinan, o yaralı kadında ne gördü, neye çarpıldı da bütün geleceğini yok etti, sorusu gri hücrelerimin arasında dönüp duruyor.

Ben Sinan’ın çaresizliğine sonuna kadar ikna oldum, onunla doğrudan empati kurdum ve hatta ona acıdım. Medyuma gitmeyi kafaya takan Zeynep’e 2000 dolar bulmak için arabayı satmasını da anladım, bir anda duvarın üstüne fırlayıp “Şu fotoğrafa bak! Senden önce ben atlarım yoksa!” deyişini de. Bu kadar yoğun sevdiğiniz bir insanı, içine düştüğü girdaptan çekip kurtaramıyorsanız ne yapar yapar onunla birlikte siz de o girdaba bırakırsınız kendinizi. Sinan’ın durumu tam da bu! Şu an için onun “Kızını bulsun da mutlu mesut bir hayatımız olsun.” duygusunda olmadığı çok belli. Tek istediği Zeynep hayata tutunsun, mücadele gücü bulsun, kısacası sadece nefes alıp verecek de olsa yaşasın! Hani son nefesini vermek üzere olan sevdiğiniz için “Yeter ki nefes alsın!” diye dua edersiniz ya, tam da o noktada Sinan.

Üçgenin diğer köşesinde Ahmet var. Zeynep’in işkolik doktor kocası, bitişik evde oturan en yakın arkadaşı Meltem’le gizli bir ilişki yaşamaktan hiç çekinmeyen, üstüne üstlük her fırsatta Zeynep’i hafife alan, onunla dalga geçen hatta aşağılayan bir adam. Zeynep vakti zamanında onu niye seçti, neden onunla evlendi ve hangi ara doğum gününde “tava” hediye edilen kadın konumuna geçti, şimdilik bilemiyoruz ama bildiğimiz Ahmet’in beş yıl sonra bile, hâlâ kendince nedenlerle ve son derece bencilce Zeynep’i geri istediği. Metresini ve oğlunu aynı evde yaşatan adam, Zeynep’in bir “evet”iyle beş yıldır birlikte olduğu kadını da kapının önüne koymaya hazır çünkü o kadına da bir sevgiyle bağlanmış değil. Aslına bakarsanız Ahmet’in birini gerçekten sevebileceğine ikna olmak da zor. Şu an çocuklarına sevgisinin ne kadar gerçek olduğunu anlayamasak da Zeynep’in artık Ahmet’in üstünü çoktan çizdiğini görüyoruz. Oğulları Can’ın, Meltem’i öldürüp öldürmediği henüz belli değil ama biri kayıp iki çocuğun, ne olursa olsun Ahmet ve Zeynep arasında kopamayacak bir bağ oluşturduğu da kesin. Meltem, her ne kadar Ahmet için “vazgeçilebilir” bir karakter de olsa öykü için önemli köşe taşlarından biri olacağı da aşikâr.

Hikâyenin karakterlerinin hepsinin altı fazlasıyla dolu görünüyor ve benim çok uzun süredir bir başka işte görmediğim biçimde tamamı ana hikâyeye bağlanıyor. Şimdilik öykünün tamamen dışında görünen Nil’in bile Sinan kanalıyla ana aksa bağlandığını görmek ve komşu kadınlardan, Meltem’in eski kocasına kadar en basit karakterin bile bir işlevinin olması benim için izlenme keyfini artıran detaylardan biri oldu. Hepsi ilmek ilmek örülüp hikâyeye bağlanmış hiçbir sıkıntı yaratmadan bütünün parçası oluvermişler. Öte yandan senaryoyu düğüm atma ve o düğümleri çözmede de çok başarılı buldum. Başta “Kızına ne oldu?” “Sinan kim?” gerilimleri çok iyi verildi. Ardından Meltem’in eski kocası Zeki’yi yem olarak atıp izleyicinin kafasını bir süre karıştırdı ve sonra başarıyla aradan çıkardı. İzleyiciye sürekli “Ne oldu?” sorusunu sordurup cevap arattı ve ilişkileri çözdürmeye çalıştı.  Kaçırılma gününü anlatırken benzincide “Ne olmuş?” diye soran adam ve bölüm finalinde ortaya çıkan “baba” ve küçük kız detayında da aynı şekilde “Acaba?” kuşkusunu yaratıp bunu diri tutmayı başardı.

Hiç mi oturtamadığım taş yok, Kefaret’e dair zihnimde? Olmaz mı? Minik Elif’in kaçırılma anıyla ilgili detaylara takıldım, mesela. Küçük kızın arabadan inmiş olması tamamen bir tesadüf, planlı bir durumun içine çekilmemiş; oysa çocuk arabadan inince benzinciye yaklaşan minibüs ve kar maskeli adam bir planın işareti. Yani Elif tesadüfen kaçırılmamış. Planlanmış, organize bir durum var ortada. İşte tam bu noktada çocuğun arabadan inişinin bir tesadüfe bağlanmasını “şimdilik” konumlandıramadım zihnimde. İlerleyen bölümlerde diğer sorular gibi bunun da çok mantıklı bir yere bağlanmasını umarak bekliyorum.

Kefaret, ilk yarım saatte derdini izleyiciye aktarmayı başardı. Kurulan dünya beni ikna etti. Mekân seçimleri başarılı. Senaryoda sürekli bir gerilim var ve reji bu gerilimi çok iyi kotarmış. “5 yıl önce” ve “3 gün önce” zaman geçişleri, “şu an”a çok temiz bağlanmış, kafa karıştırmadan sordurduğu soruların cevaplarını adım adım verdi. Çekim açılarını ve sahne geçişlerini de çok beğendiğimi söylemeliyim. Duyguyu çok yoğun geçiriyor izleyiciye, hiç aksamıyor bu da izleyiciyi hikâyenin içine çekiyor. Müzikler, özellikle Cem Adrian & Gazapizm’den dinlediğimiz Kayıp hikâyenin bütünlüğüne çok iyi oturtulmuş, izleyeni öyküden hiç koparmadan duyguyu pekiştirdi.

Başta Nurgül Yeşilçay’ın oyunculuğuna hayran olduğumu dile getirmiştim. Zeynep’in ruhunu çok iyi yakaladığını ve minimal mimikle duygusunu çok başarılı geçirdiğini söylemeliyim. Mert Fırat’ı da son derece başarılı buldum. Beni, Sinan’a da onun tutkusuna da sonuna kadar ikna etti. Komiser Sinan’ın patavatsızlığının da duvarın üstüne fırlayan âşık Sinan’ın çaresizliğinin de dozu çok iyi ayarlanmıştı. İtiraf ediyorum ilk bölümde uzaktan şöyle bir göz kırpıp geçen Ege Kökenli’yi de büyük merakla bekliyorum. İzlemeyi çok sevdiğim ve özlediğim isimlerden biri, o.

Zeynep’in “Siz hiçbir şey olmamış gibi oturun evinizde.” diyerek topluma ve sosyal medyaya çaktığı selamı da beğendim. Belli ki toplumsal sorunlara ve gündeme dair göndermelerle sık sık karşılaşacağız Kefaret’te.

Mahinur Ergun kaleminin daima, beni benden alan bir inceliği vardır. İlk bölümü bitirip ekran başından kalktığımda bu kez de yanılmadığımı büyük bir zevkle gördüm. Hikâyenin beynime bombardıman ettiği soru işaretleri, kendi cevaplarını doğurmaya uğraşırken ben önümüzdeki haftayı sabırsızlıkla bekliyor olacağım.

Yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde büyük yük omuzlayan set ekibinin emeklerine sağlık.

Related Article

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.