YAZAR : Şehriban Simay Demir

“Gerçek bir hayat hikâyesi” iddiasıyla yola çıkınca dizi, yaşanmışlığın, gerçek bir öykünün canlı tanığı olacağımız fikri beni bu süreçte cezbetti, hikâyeyi ilk duyduğum anda içine çekti açıkçası. Acılarla büyümüş iki yaralı ruhun birbirlerini bulmaya ve kaderlerini kendi ellerine almaya çabalamasına, iki hayat arasında sıkışıp kalmış Zeynep’le sevgisiz büyüyüp sevgi için mücadele eden Mehdi’nin yolculuğuna tanıklık etmek için geçtim, ekran karşısına.

Zeynep yokluklarla dolu bir dünyada gözlerini açıp ailesini geçindirmek için sürekli çalışmak zorunda olan bir anne, hastalık ve imkânsızlıklar yüzünden ölen bir abi, eve sarhoş gelip hayatın ona çektirdiklerini ailesinden çıkaran, onlara şiddet uygulayan bir baba ve tüm bu olanları kaldıramayıp 15 yaşında bu evden kurtulmak için kocaya kaçan bir ablayla çıktı karşımıza. O küçücük ruhuyla kalbime dokundu Zeynep. Ailenin istenmeyen kızı olarak hep bu acıyla yaşamış hatta öyle ki evleneceği adam onu istemeyecek, sevmeyecek, terk edecek korkusuyla o beni terk etmeden ben onu terk edeyim psikolojisine girmiş bir genç kız. Hayatı boyunca bu travma ile büyümüş babası tarafından istenmeyen her kızın ilk düşüncesi bu olmaz mı zaten? Zeynep ailesinden uzakta onu sahiplenenleri aile, onu bağrına basan kadını da anne bellemiş. İşte, tam da bu yüzden çocukluğunda yaşadıkları, geçmişin acıları şimdiki korkusunu besliyor. Belki de ilk defa bir karakterin yaşadığı bu baskıyı kalbimde hissettim. Arasında kaldığı ikilemleri anlamaya çalıştım. Tercihlerine saygı duydum. Onun şu anki en büyük vicdan azabı; annesini, abisini terk etmiş olma hissi. Sanki kendi o aileye verilmemiş de o evini, ailesini kendi isteğiyle terk etmiş gibi çekiyor bu azabı. Suçluluk duyuyor, kabullenemiyor gidişini. Neden böyle hissediyor, nasıl bu kadar suçlayabiliyor kendisini hâlâ çok net algılayamasam da geçmişi açıldıkça niye bu kadar acı çektiğini daha net görebileceğimizi umuyorum.

Hayat bu ya, başladığın yere bir gün elbet geri dönersin. Bir tesadüf sonucu Zeynep de başladığı yere döndü. O kadar ağır bir yük ki Zeynep için yaşadığı yere ait olamama, annesinin kızı olamama hissi, bu yükten kurtulmak için her şeyi yapabilecek durumda ki buna hiç görmediği biriyle evlenme fikri de dâhil. Bu yüzden hiç düşünmeden sonucu ne olur demeden çıktı o randevuya. Annesini mutlu etmek, onun yüzünü güldürmek boynunun borcuymuş gibi. Onsuz geçen yıllar onun yüzündenmiş gibi sırtına aldı o yükü Zeynep. Daha önce birçok kez yolunun kesiştiği Mehdi’yle o randevuda karşılaşması bizim için değilse bile ikisi için de sürpriz oldu ve iki yaralı yüreğin hikâyesi böylece başladı.

Mehdi hakkında bize pek bir bilgi verilmese de bu bölüm, mahallelilerin tanımıyla mahallenin gururu, Robin Hood’u, mahalle delikanlısı, işten çıkarılan insanların yardımcısı, işsiz çocukları yanında çalıştıran bir abi o. Anladığım kadarıyla babası o henüz küçükken öldürülmüş. Annesi, iki ablası ve yeğeniyle bu hayatta var olma mücadelesi veren Mehdi, mühendisliği kazanmasına rağmen ailesine bakabilmek için üniversiteye gitmeyi tercih etmemiş. Bu seçiminin ailedeki huzursuzluğun başlıca sebeplerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım fakat bunu da hikâye açıldıkça görebileceğiz.

Analık hakkı nedir sorgulattı, bana bu bölüm. Doğurmak mı, doyurmak mı bir insanı anne yapar? Yahut sadece sevmek çok sevmek, emek vermek anne olmaya yeter mi? Zeynep’in öz annesi Sakine; daha 15 yaşında kocasına kaçmış, ailesinden kopmuş, 3 çocuk doğurmuş ve onlar için yıllarca çalışmış bir anne. Yıllarca Zeynep okusun diye taviz verdiğini düşünen ve artık onun yanında olmasını isteyen bir kadın. Sakine Hanım bir anne hem de bir çocuğunu kaybetmiş bir anne öyle ki “okumayaydı, bizim gibi olaydı ama dizimin dibinde olaydı benim kızım olaydı, sadece benim!” çığlığı evladını kaybetmiş bir annenin kızını bir daha kaybetme korkusunun sonucuydu bana göre. Her ne kadar çocuğunu kaybettiği için böyle söylüyor diye düşünmek istesem de bunun ne kadar bencilce olduğu gerçeğini de aklımdan çıkaramıyorum doğrusu. Sırf yanında olsun diye hiç tanımadığı biriyle evlenmesini istemek bencillik değildir de nedir? O, bu yaşadıklarından sonra doğal olarak yegâne evladı yanında olsun, onu sevsin, bir tek ona anne desin istiyor. Bunca zaman kaybettiği oğlunun yerini de Zeynep doldursun istiyor. Bu yüzden onu bir tercihe zorladı ‘ya biz ya onlar’ diye. Geçmişi tam olarak bilmesem de Zeynep’e hep terk edilmiş değil de o bırakıp gitmiş gibi davranıyor herkes. Zeynep de bence bu davranışların etkisiyle bir tercih yaptı ve onu doğuran kadının yanında olmayı, ona verdiği sözleri tutmayı seçti. Vicdan borcu yüzünden…

Peki ya Nermin Hanım, dedim kendi kendime, onun analık hakkı yok mu Zeynep üstünde? Nermin Hanım, Zeynep’i bir anne şefkatiyle büyütmüş, okuması için olanaklar sağlamış, ona iyi bir gelecek kurmak için çok uğraşmış emek vermiş bir kadın. Zeynep’i kendi çocuğu gibi görüp büyütmüş, o üzülmesin diye ailesine yıllarca destek olmuş anaç biri olarak verildi bize, ta ki balkondaki o çarpıcı yüzleşmeye kadar. İki tarafın da haklı olmadığı bu konuşmada gördük ki öz anne yıllar yılı ne doğum günlerine çağrılmış ne de mezuniyete. Yanlarına aldıktan bir yıl sonra çeşitli bahanelerle kesmişler, Zeynep’in ayağını eski evinden. Evlendikten sonra Londra’ya taşınacaklarını duymak ve kızının maaşına göz dikmekle suçlanmak Sakine için bardağı taşıran son damla oldu, bu konuşmada. Nermin belli bir yaştan sonra çocukların anne babası olmadıklarını söyleyerek öz anneyi ikna etmeye çalışırken aklıma Zeynep’le yaptığı Londra planları geldi ve onun samimi olmadığını gördüm. Sakine, ölene kadar kızımın anasıyım dediğindeyse bu kadar zaman neyi bekledin, diye sormadan edemedim. Zeynep’in ikilemi çok büyük ve her iki taraf da onu seçim yapmaya zorlayarak işini hiç kolaylaştırmıyorlar ki hikâyemizin kalbi de burada atıyor.

Mehdi’nin de Zeynep gibi sevgisiz büyüdüğünden bahsetmiştim. Annesinden ziyade ablası tarafından büyütülmüş. Annesi ile arasında henüz çözemediğim bir gerginlik, bir mesafe var öyle ki aracılarla Mehdi’ye haber yolluyor öyle konuşuyor, çok nadir doğrudan muhatap oluyor. Ondan fazla ablasını anne yerine koymuş Mehdi. Onu anne yerine sevmiş, benimsemiş. Tam da burada sorumu yineliyorum anne olmak yalnızca doğurmak mıdır? Ve çocuklarımızın hayatına nereye kadar müdahale edebiliriz?

İlk bölümde iki anne, iki hayat ve iki evlilik teklifi arasında sıkışıp kalan Zeynep ve anne baskısına boyun eğen Mehdi’yle tanıştık. Bakalım Zeynep ve Mehdi’nin kaderleri onları nereye götürecek.

Yazan, çeken, yöneten, oynayan ve set arkasında emeği geçen herkesin eline emeğine sağlık.

Haftaya görüşmek üzere.

 

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.