YAZAR:Şehriban Simay DEMİR

Aşkın, sevginin her hâline tanıklık ettim Doğduğun Ev Kaderindir’de; sevginin o en masum hâlinin nasıl saplantıya dönüşebileceğine şahit oluyorum birkaç bölümdür. Sevginin koşulsuz fedakârlığını da seviyor diye fedakârlık isteyeni de gördüm. Ama en önemlisi bir sevginin nasıl yavaş yavaş bir kalpten sökülüp alınabileceğini, aşkla dolu bir kalbin ne denli korkuyla dolup taşabileceğini anladım.

Zeynep, aşkın da sevginin de tükenebilir bir şey olduğunu gördü. Halbuki daha önceleri böyle bir şeye asla inanmıyordu. Aşk sonsuz olmalıydı ama, değil mi? Sevdiğimiz insan aynı kalmalı, aşkımız her şeyin üstesinden gelmeliydi. En azından Zeynep’in masum ve tertemiz dünyasında inanmak istediği gerçek buydu. Hayatsa bambaşka bir sürpriz hazırladı ona. Bir zamanlar delicesine sevip güvendiği, sırtını dayadığı adam canavara dönüşürken içindeki sevginin de an be an gittiğine tanık oldu ve bu Zeynep için kabullenmesi çok zor bir gerçekti. Mehdi, Zeynep’i eve kapattığında ondan çok önemli bir duyguyu söküp almıştı: Güven! Zeynep artık korkuyordu ondan ancak yine de Mehdi’nin tamamen kötüleşmediğine dair inancını koruyordu. Onun içindeki öfkenin kendisine yönelmeyeceğinden de emindi. Zaten Zeynep en büyük hatayı burada yapmamış mıydı? Öfke, şiddete meyil gibi duygular kontrol edilemezler. “Başkasına yapar ama bana asla” gibi bir anlayış olamaz. Fakat Zeynep inanıyordu buna ta ki Mehdi’nin öfkesinin kendisine de yöneldiğini görene kadar. Mehdi, Zeynep’e alışıldık anlamda bir fiziksel şiddet uygulamadı belki ama önce arabasını paramparça etmesi ardından da ağzına eteri basıp, karga tulumba kızı arabaya atıp kaçırmasıyla artık yapacaklarının sınırı olmadığını da göstermiş oldu.

 Zeynep’in kaçırılması aslında bu hafta toplumun bazı iyi ve kötü yönlerine ayna tuttu. Hatırlayacak olursanız Zeynep benzinlikteyken bir kadından yardım istedi ancak  “hanım ablamız” bırakın yardım etmeyi orayı olanca hızıyla terk etti. Bu insanı ben tanıyorum aslında. “Aman bana bir şey olmasın da isterse dünya yansın!” diyenlerden. İnsanlar başlarına kötü bir şey gelene kadar böyle durumları pek önemsemiyorlar ne yazık ki. Bu kişi de o tip insanların ekrandaki temsilcisiydi. Bir diğeriyse benzinlikte çalışan, Zeynep’i Savaş sayesinde sosyal medyadan tanıyan çalışandı. “Aman başıma bir şey gelir!” demeyip açtı telefonu ve polise durumu bildirdi. Yaptığı bu küçük hareket, Zeynep’in de kurtulmasına sebep oldu. Peş peşe iki sahneyle senaristler bu tip durumlarda toplumumuzdaki insanların nasıl tepki verdiğinin güzel bir fotoğrafını çekmiş oldular.

Biz bu olayları izleyip  bambaşka insanlar görüyorken bu yolculuk Zeynep’in de bir şeyleri fark etmesini sağladı. Zeynep, bugüne kadar Mehdi’ye hep normal davranıyordu. Her iyi insanın yapacağı sıradan hareketlerdi bunlar ama maalesef onun bu tavırlarını karşı taraf bambaşka okudu. Mehdi’nin başına gelen kötü olaylarda bir insan olarak onun elini tutup destek olurken Mehdi kafasında bambaşka bir şekilde yorumladı olanları. Burada Zeynep’in direkt bir suçu olmasa da aslında etrafındaki benzer hikâyelerden bu durumu görebilmesi gerekiyordu, göremedi. Onun içinde de bir Sakine vardı, sevdiği insanın nasıl bir hâle geldiğini göremeyen, anlayamayan… Aslında senelerce kızdığı annesinden farklı davranmadığını anladığında hem içinde bulunduğu duruma onu getiren sebepleri hem de annesini daha iyi  anladı. Keşke bu kadarla kalsaydı. Zeynep başına gelenleri düşünürken en sert silahını yine kendisine doğrulttu: Suçluluk duygusu!

Zeynep terk edilen, üç kuruş paraya başka bir aileye verilen ve o ailede kaldığı her gün için vicdanına oynanarak ve suçlanarak büyümüş bir kadın. Nermin’in aldığı her hediyede, yediği her güzel yemekte “Annem de yedi mi ?”diye düşünüp saklayan bir insan. İstenmediğini düşünerek  büyüdüğü sonrasındaysa annesinin duygu sömürülerine maruz kalıp durduğu için, daima her konuda kendini suçlamayı huy edinen biri. Aslında bu duyguyu yavaş yavaş çekip atmıştı içinden ama Mehdi’nin yaptıkları, yaşananlar yine o en derinlerdeki eski Zeynep’in geri gelmesine sebep oldu. Düşünsenize o Mehdi’nin en sevgi dolu yanını görmüş, bilmiş bir kadındı. Görüntüler olmasa arabayı parçaladığına bile inanmayacaktı. Bu yüzden Mehdi’nin Burhan gibi, Serhat gibi seviyorum dediği kadına zarar vereceğini düşünmek ona ağır geldi, kabullenmek istemediğinden kendini suçlayarak aslında içten içe Mehdi’yi aklamaya “Onu bu hâle ben mi getirdim?” demeye başladı. Bu da demek oluyor ki atlattığı onca badireye rağmen hâlâ derinlerinde bir yerlerde eski Zeynep iş başında.

Yaşanan son kaçırma olayıyla birlikte, Zeynep’te Mehdi’ye dair ufacık bir aşk kırıntısı kaldıysa da bitti. Şu an için Barış’tan etkileniyor gibi görünüyor. Fakat Zeynep bu kadar yaralıyken bu derece travma dolu bir ilişkiden çıkmışken Barış’la bir ilişki yaşamasının çok da sağlıklı olmayacağını düşünüyorum çünkü o daha durup yaşananları bile sindirebilmiş değil. Üstelik Barış ne kadar ondan hoşlanıyor olursa olsun, Zeynep gibi çok ağır bir ilişkiden çıkmış bir kadına bu derece çabuk hislerini belli etmesi doğru değildi. Şüphesiz Barış daha önce de Zeynep’e yakındı. Onun ihtiyaç duyduğu her an yanındaydı, akıl hocalığı yaptı, zarar görmesin diye uyarılarda bulundu ama hiçbir şekilde ondan etkilendiğine dair bir ipucu vermedi. Hatta kaçırıldığında bile suçluluk hissettiği için Mehdi’nin arabayı durdurması için öne çıktı. Mehdi’nin gözüne çok farklı görünse de Barış’ın tek düşündüğü Zeynep’i kurtarmaktı. Orada bile hisleri belli değilken gece Zeynep’in saçlarına uzanan eli ve “Senin yanında kendimi iyi hissediyorum!” cümlesiyle duygularını açıkça ifade etmiş oldu. Dediğim gibi bu bence hatalı bir adımdı çünkü Zeynep salim kafayla düşünecek vakti bile bulamamışken onunla bir ilişkiye başlarsa bu aşk değil, ona ilgi gösteren her erkeğe bağlanmak olur ki bunun hiç de sağlıklı bir durum olduğunu düşünmüyorum.

Zeynep, Mehdi’yi geride bırakarak yeni bir sayfa açtı hayatında. Daha doğrusu bu yönde bir adımı oldu ancak ileride neler olacağını sadece zaman gösterir. Mehdi cephesinde ise işler çok daha ağır. Mehdi Karaca! Bir adamın, adım adım nasıl kendi sonunu hazırladığını haftalardır izliyoruz. Zeynep’in onu terk etmesiyle başlayan süreç, ablasının ölümüyle de beslenince iyiden iyiye kontrolden çıkmış bir adama dönüştü Mehdi. Mantık onun benliğini tamamen terk etti ve attığı her adımla durumunun nasıl çaresiz ve acınacak hâlde olduğunu gösterdi. Mehdi için daha önce duygusal anlamda ergenliğinde kaldığını ve bir yetişkin gibi davranmadığını söylemiştik. Aslında bu hafta da olan buydu. Mehdi sanki bir çocuk gibi, Zeynep’i kaçırıp annesine götürmeye kalktı. Güya Zeynep’le ikisini evlendirdiği gibi barıştıracak ve tüm sorunları geride bırakıp mutlu, mesut yaşayacaklar! Böyle bir şeyin olabilmesi mümkün değil ama işte onun zihni bunun mümkün olduğunu söylüyor. Mehdi belki mantığını kaybetti ama arabadaki o sakin ve aşırı kontrollü hâli de sıra dışıydı. Zeynep’i alıkoyduğu andan itibaren bir şey dikkatinizi çekti mi? Mehdi fiziksel anlamda Zeynep’e asla zarar vermedi. Onu hırpalamadı, şiddet uygulamadı ya da daha fena bir şey yapmadı. Fazlasıyla kontrollüydü. Bence bunun sebebi kendisinin de içten içe asıl gerçeği yani kendi içinde bir yerlerde bir Burhan ya da Serhat yattığını biliyor olmasıydı. Zeynep’e zarar vermeyerek öyle olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu ancak tabii ki Zeynep’e dokunmaması o kızın belki de senelerce yaşayacağı korkunun önüne geçmeye yetmeyecek. Arabayla adım adım o sona yaklaşırken yavaş yavaş acı gerçek de kendini göstermeye başladı. Bildiğiniz gibi Mehdi pek ortası olan bir adam değil. En başlarda Zeynep’in kendisini sevmediğini düşünüyordu. Sonrasında çok sevdiğini düşünerek her türlü psikolojik şiddete başvurdu ancak arabayı Barış’ın üzerine sürüp “Sen zaten beni hiç sevmedin!” derken yüzündeki acı ve umutsuzluk her şeyi gösteriyordu. Zaten Barış’ın da korkusuzca arabanın önünde durması, Zeynep’in hareketleri Mehdi için bağıra bağıra verilecek bir cevaptan çok daha etkiliydi. Bu sebeple arabayı durdururken Zeynep’le ilgili son kalan umudunu da kaybetmiş oldu.

Mehdi, Zeynep’ten vazgeçtiğinde onun için belki de her şey bitmişti. Mükemmel giden evliliğini kendi elleriyle bitirmişti çünkü ama ardından bir mucize oldu. Mehdi, ilk kez bir şeyi mahvetmediğini hatta harika bir şeye vesile olduğunu gördü: Kızı dünyaya geldi. O da artık bir kız çocuğu babası. Zeynep’e dair umudunun kalmaması ve başka bir yerden büyük bir umudun gözlerini dünyaya açması Mehdi için kırılma anıydı ve tek bir hareketle cebinden çıkarmadığı sevdiğinin fotoğrafını yırttı attı. Artık sorumluluğunu alması, koruması, çok sevmesi gereken biri var: Kızı Müjgan. O, Müjgan’ın doğumuyla Zeynep’i tamamen unutup ondan vazgeçip yeni bir başlangıç yapar mı bilinmez ama onda bir şeyleri değiştirmeye başladığı aşikâr. Mehdi tek odaklı biri ve belki de artık odağı kızı olur, onun sayesinde tedavi olmayı kabul edip yeni bir yaşama başlar.

Mehdi gibi Cemile de çok çaresiz bir durumda. Yaşadıkları hiç de kolay değil. Önce ablası kollarında öldü, şimdiyse daha Müjgan’ın toprağı kurumadan Mehdi’yi kaybetmekle karşı karşıya kaldı, onu anlıyorum. Fakat Mehdi’yi yitirme korkusu onu ele geçirmiş durumda, doğru düzgün düşünemiyor bundan dolayı da hatalar yapıyor. Yaptığı en büyük hataysa Mehdi’yi tedavi olmaya ikna etmek yerine Benal’le evlendirmek istemesi. Halbuki Mehdi’nin evlenmeye değil tedavi olmaya ihtiyacı var; bunu anlamak istemiyor, kardeşinin her koşulda yanında olacak birinin dertlere derman olacağı yanılgısında. Mehdi, acizliklerini kaba kuvvetle örten diğer herkes gibi böyle büyütülmüş, koşulsuz desteklenmiş. Bu maalesef bizim toplumumuzun özellikle de çocuk yetiştiren kadınlarımızın büyük yanlışı. Koşulsuz sevgiye ve her istediklerinin yapılmasına alışkın yetiştirilen erkekler, en ufak sorunda kaba kuvvet kullanıyor; “Hayır”ı, “İstemiyorum”u, “Sevmiyorum”u kabul etmiyorlar. Çünkü her koşulda onaylanmak zorundalar, ne acınası bir durum! Halbuki biz kadınlar kimseyi koşulsuz sevmek, ona sonsuz destek olmak zorunda değiliz. Evet, kabul ediyorum ben dahil çoğumuz anaç yapıdayız ve karşımızdakine gösterdiğimiz merhamet ne yazık ki bir süre sonra yerini görev duygusuna bırakıyor. Sanki öyle davranmamız gerekiyormuş gibi büyütülüyoruz, o yüzden hep böyle hissediyoruz. Çünkü ilmek ilmek çocukluğumuzdan itibaren kodlanıyor beyinlerimize; onların yanında olmamız gerektiği, sürekli desteklememiz, hep çok sevmemiz gerektiği. Her koşulda kabullenmemiz gerektiği öğretiliyor bize. Ne kadar yanlış bir tutum, nasıl da köleleştirilmiş bir yetiştirme sistemi. Ama maalesef bu algıyla büyüyenler, aynı şekilde yetiştirmeye devam ediyor ve düzelen hiçbir şey olmuyor. Halbuki biz kadınlar onları eş olarak alıyoruz yaşantımıza, bir ömrü birlikte geçireceğimiz hayat arkadaşı belliyoruz; bakacak çocuk, iyileştirecek hasta değil. Karşılıksız ve koşulsuz seven sadece annelerdir ve bizim kimseye anne olmak, anne gibi bakmak yükümlülüğümüz yok! Oysa anneler, oğullarını “yeni bir anne” bulmaya, kızlarını da doğurmadığı birine “anne olmaya” şartlandırıyor. En başından yanlış kurulan bir düzen bu! anne sevgisi elbette kutsal ama ilişkide, evlilikte, aşkta adına ne derseniz deyin kadın ve erkek arasında, sevginin dinamikleri farklıdır. Karşılıklı ve güvene dayalı bir ilişkidir o ve güven gitti mi “koşulsuz sevmek” diye bir şey olamaz. Koşul, güvendir çünkü.  Tamam, farkındayım sevdiğimiz, değer verdiğimiz birinin yaralarını sarmayı, zor anında yanında olmayı gönüllü olarak kabul ederiz. Fakat bu demek değildir ki onu şartsız  sevip tüm hata ve günahlarıyla kabul edeceğiz. Benliğimizi yok sayıp sadece onun varlığıyla ilgileneceğiz. Bu çok yanlış bir bakış açısı. Ama Cemile bunların hiçbirini kavrayabilecek durumda değil. Cemile normalde bunların hepsini düşünebilen, doğuyu yanlışı birbirinden ayırabilen bir kadın olsa da şimdilik korkuları çok daha baskın mantığına. Bu yüzden mantığının sesini duymaktan çok uzakta. Üstelik gözden kaçmaması gereken bir detay da Cemile’yi bir Müjgan yetiştirdi. O geleneksel tavır, erkeği hoş görmeye ve olduğu gibi kabullenmeye şartlanmış bilinç onun da kodlarına yazılmış durumda. Cemile, yaşadığı acıları atlatıp da eski hâline döner mi bilemem ama dileğim bu yönde. Dilerim en kısa sürede endişelerini de yaşadığı o korkunç günleri de geride bırakıp Nuh’la birlikte Mehdi’nin yeni bir yaşama adım atmasına önayak olurlar.

Haftaya görüşmek üzere.

 

Related Article

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.