Yazar: Sinem ÖZCAN 

Bay Yanlış’a veda ettiğimizde Ezgi ve Özgür, “sevgililik oyunu”nu tamamlayıp Göcek’ten yola çıkmışlardı. Oyun bitince birbirlerini, hayatlarında tutmanın bir yolunu bulmak zorundalar demiştim ve o formül başka bir rolle geldi. Asansör kapısında Özgür yeni oyunun adını koydu: İş arkadaşları. Patron – çalışan sosyal kimliklerinin ardına saklanıp sabah birlikte işe giden ve aralarındaki gerilimi işe kanalize etmeye çalışan iki arkadaş görünümünde şimdi onlar. Özgür’ün aklının bir anda yarattığı bu formül mantıklıydı aslında ve çalışırdı da eğer bilinçaltları devreye girip düzene çomak sokmasaydı.

Özgür akıllı, mantıklı ve çok iyi gözlemci; bu kesin. Kendi hayatını çok uzun süredir bu üçlünün iyi koordinasyonuyla mükemmel yürütmüş ama şimdi darbeyi hiç düşünmediği yerden yiyor: Yüreğinden. O, bugüne kadar akılcı davrandığını düşünüp kurmuş denklemi ama bilmeden atladığı kocaman bir değişken var: Akıl, tek başına iş görmez; yüreğin suç ortağıdır. Kararları yürek alır; akıl bizi, o kararın “mantıklı” olduğuna ikna eder. Ezgi’yi sahte bile olsa sevgilisi olarak görmek isteyen Özgür’ün, annesinin taarruzlarına karşı onu kalkan olarak kullanmaya devam etmesi kararında olduğu gibi. Yüreği Ezgi’yi “sevgili” olarak istiyor, akıl da “Şimdi annemin baskılarıyla boğuşamayacağım, oyuna devam!” diye bir gerekçe bulup olayı mantıklı hâle getiriyor. Haaa, arada akıl bağımsızlığını ilan edip yüreğe “Sen bi’ çekil kenara. Ben tek başıma hallederim.” cesareti göstermeye de kalkar. Özgür’ün, Ezgi’yi “ilişki okulu”ndan mezun etmesi gibi cüretkâr eylemlere de girişir, girişir ama yürek ona bağımsızlığın bedelini ağır ödetir. Derhal “bilinçaltı” silahını ateşler ve aklın her bir parçasını bir köşeye savuruverir.

Ezgi’yi ilişki okulundan mezun ettiğini açıklayarak ciddi bir hatayı bile isteye yaptı, Özgür çünkü onun üzerindeki göstermelik de olsa kontrolü kaybetti. Kontrolsüz bir Ezgi, pimi çekilmiş el bombasıdır. Nerde, ne zaman patlayacağını kestiremezsiniz ki öyle de oldu. Terasta o bomba, tam da Özgür’ün yanıbaşında patladı. Özgür’ün “Sen ancak Serdar gibileri etkilersin.” iması Ezgi’yi kışkırtınca birkaç dakikada Özgür’ü darmadağın etmeyi bildi ve son noktayı da “Boynuz kulağı geçer!” diyerek koydu. Gerçi Özgür’ün aklı derhal devreye girip oyunu hezimetten kurtarmak için topu çaldı ama Ezgi, son golü çok şık attı ve ben ayakta alkışladım.

Özgür’le tanıştığım andan beri onu anlamaya çalışırken hep bir tuğla boşta kalıyordu zihnimde. Onun gösterdiği ve gizlemek için iyice derinlere gömdüğü özelliklerini derleyip topluyordum ama bir türlü “bütün” Özgür Atasoy’u göremiyordum. “Tereciye satılan tereyi” afiyete yese de kuyruğu dik tutmak için sazı eline aldığında o boşluk, tamamlanıverdi: Özgür’ün içinde bir Ezgi var. Onu vakti zamanında alıp gün görmez bir hücreye kapamış ve kapısına kilit vurmuş, huzuru da onu susturarak bulmuş ama o Ezgi kilit altında da olsa yaşıyor hâlâ. “İçin dışın bir, insanlarla arana mesafe koymalısın; onlarla ilişkilerinde alışveriş içinde olmalısın, savunma mekanizmanı indirip soyunmaya başlama, gardını birden düşürmemelisin.” uyarıları aslında bir vakitler kendi Ezgi’sini susturup hapsetmek için kullandığı taktiklerdi. Şimdiyse karşısındaki kadın sayesinde ruhundaki tutsak, kaçış planları yapmaya başladı. Ezgi’ye akıl ve mantık dolu bir sürü cümle kurdu, çok da ikna edici ve gerçekçiydi, hakkını yemeyeyim. Ne var ki Ezgi “Bu kadar derin bir adamken bu kadar yüzeysel davranabilmeyi nasıl başarıyorsun?” diyerek işi bitirdi. Sadece Özgür’ün söylediklerinin etkisini sıfırlamadı onu tam anlamıyla sobeledi.  “İlk soyunan her zaman kaybeder.” diyen adama, ilk soyunanın o olacağını da çok net gösterdi.

Özgür; davranışlarını kontrol etmekte zorlanıyor, mantığı kaybediyor ve dağılma başladı. Üzgünüm Özgürcüm, kendi kendine konuşmaya başlamak çözülmenin gizlenemez belirtisidir. Bu arada söylemezsem dilim şişer. James Dean akıl almak için çok uygun bir arkadaş değil. Hızlı yaşadı da onun da sonunu bir “Little Bastard” getirdi, biliyorsun. Sen, bence onun dediğini de yaptığını da hiç yapma, annem.

Şurası kesin: Özgür Atasoy, insanları çok iyi okuyor. Sadece bir göz atmayla İrem’le Deniz arasındaki rekabeti yakalayan, Doktor Serdar’ı fotoğrafından çözen adam, o. Kadın – erkek ilişkilerini de gözlemleriyle çok net kavramış, teoride; insan tanıyor ve tespitler dört dörtlük. Ancak Ezgi, hesapsız kitapsız bir kız ve onda teori çöküyor. Ezgi’nin diğer insanlarla ilişkisini ve Ezgi’nin içini görüyor ama o ve kendisi söz konusu olduğunda Ezgi’yi okuyamıyor çünkü kendi dağıldı. Arada silkelenip mantığı devreye sokmaya çalışıyor ve o zaman da Ezgi’nin “akşam öyle, sabah böyle” diye tanımladığı gibi dengesizleşiyor.

Ruhunda bir tutsak var demiştim ya, bana sorarsanız o mahkemeden hücre hapsi çıkmasının nedeni de Özgür’ün kadınlarla sorunu. Baktığımızda kendi çevresindeki insanlara; ailesine, dostlarına ve iş arkadaşlarına çok açık Özgür ama kadınlarla ilgili bir yarası var ve o yara, kanamaya başladı. Ozan’a, Deniz için söylediği “Kalbini söksün eline versin!” cümlesindeki öfke de acı da Ozan için değil Özgür içindi; bu da yüreğinde bir kadın tırnağı var, sezgimi güçlendiriyor. Haaa, yarası daha önce kendisinin de söylediği gibi bir kalp kırıklığı olmayabilir ki ben de bir “aşk darbesi” gibi düşünmüyorum açıkçası. Aslında var kafamda bir şeyler ama topladığım ekmek kırıntıları beni henüz kulübeye götürmüyor; biraz daha iz sürmem gerek, beklemedeyim.

Ne olduysa, Özgür’ün aklının, yüreğine meydan okumasıyla oldu. Ben hallederim, diyen çok bilmişe, yürek bütün silahlarıyla saldırıp “Ben yoksam sen hiç yoksun!” diyor ve Özgür’ün kabuğundaki çatlak büyüdü, artık sızıntı yapıyor. Ezgi’ye savunma mekanizmanı koru, diye öğüt veren adam, bilinçaltının kendi savunma mekanizmasını parça parça ettiğinin farkında değil. Ezgi’yi rüyasında, küçümsediği Serdar’a kaptırmak, ilk darbeydi. İkinci darbeyi de Ezgi’nin saçının kokusundan aldı. İnsanın unutmadığı tek duyu, koku. Koku hafızasına bir kez giren, asla çıkmıyor.  En olmadık anda, en olmadık yerde ve en olmadık koşulda bilinçaltı “meraabaaaaa!” deyiveriyor. Geçmiş olsun Özgürcüm, öldürücü değil ama tedavisi de mümkün değil. Artık Tesla gibi havayı koklar durursun kuzum, yok yapacak bir şey!

Ben baştan beri ilk çözülenin Özgür olmasını bekliyordum, sürpriz olmadı ama bana sürprizi Ezgi yaptı. Ben onun Serdar’ın ve hatta Soner’in ilgisiyle sarhoş olacağını ve Özgür’ün çekim alanına hemen kapılmayacağını düşünmüştüm ama Ezgi’nin ana gereksinimini dikkatten kaçırınca yanıldım. Onun şefkatle sarmalanmaya ve çok sevilmeye ihtiyacı var. Adına “oyun” da deseler Göcek’te Özgür’den gördüğü tam da buydu aslında. Özgür’ün kibarlığı, ilgisi, şefkati ve desteği ona iyi gelirken Ezgi’nin de ona kapılmasını sağladı. Hiç farkına varmadan “Eskisi gitsin, yenisi gelsin” töreninde boşalttığı kutuya Özgür’le ilk anısını özenle yerleştirdi bile. Henüz kendi duygularını adlandırma ve anlamlandırma boyutuna geçmedi ama hislerini frenlemeye de çalışmıyor. Ezgi, geçmişinin onda yarattığı hasar yüzünden ilişkide özgüvenli bir kadın değil. Onay gereksinimi duyuyor. Ünal abisinin Özgür’ün ona âşık olduğunu söylemesi, hissettikleriyle birleşince kafasını karıştırdı ama o, Yeşim gibi duyduklarını ölçüp biçip tavır geliştirecek yapıda değil. Özgür’ün dengesizliklerine şaşırsa da durmuyor üstünde çünkü onunla bir ilişki yaşama ihtimali yok kafasında. Özgür’den etkileniyor, bunun da farkında ama “Serdar yerine Özgür’ü elde edeyim, ben!” planı yapmıyor, Özgür’e karşı kendi tavrından zaman zaman rahatsızlık duysa da buna çok takılıp kalmıyor ve “Amaannnnn yaptım gitti, boş ver!” aşamasına geçiyor çünkü Ezgi’nin yüreği ile aklı kavgalı değil. O son noktada “Ben bilmem, gönlüm bilir”cilerden. Özünde o, kendisiyle barışık bir kadın ve şu anda Özgür’le aralarındaki en önemli fark bu. Özgür, kendisiyle savaşırken o, kendiyle kavga etmiyor ve barışın olduğu yerde sonuçsuz savaşa girenin kazanması da mümkün değil.

Ne var ki Ezgi’nin bilinçaltı da onu kendisiyle yüzleşmeye davet ediyor. Özgür’ün rüyasına karşılık, Ezgi’nin düğün hayali de zihninin ona ayna tutmasıydı. Aslında Özgür’ün rüyası ve Ezgi’nin hayalini birlikte düşündüğümüzde çok hoş bir detay çıkıyor ortaya. Ezgi; romantik, saf ve nahif bir kadın. Hayalinde de masumiyet, saflık ve romantizm almış başını gitmişti. Özgür’se tutkulu bir adam ve rüyası da son anda Serdar’ın ortaya çıkışına kadar o tutkunun yansımasıydı.  Aslında eksikliklerini yaşadıkları duygular, diğerinin benliğinde var olanlar. Özgür tutkulu bir adam. Bugüne dek bunu, hayattan tat almaya yöneltmiş ve bununla mutlu olduğunu düşünmüş ama şimdi bambaşka bir kanala akıyor ve tutkulu adamlar, güzel hem de çok güzel sever. Ezgi, şimdiye kadar onu böyle sevebilecek bir adamla karşılaşmamış ve Özgür, onun yaşamına hayat enerjisi getirecek. Ezgi de Özgür’ün çoktan unuttuğu masumiyeti, saflığı ve duygusallığı ona yeniden kazandıracak.

Ruhları, eksikleri hissedip bunun açlığını yaşasa da duyguları kabullenip onlara teslim olmak kolay değil, hele Özgür için. O, kolayına beyaz bayrak çekecek adam değil ancak çaresiz kalması lazım ve bu noktaya da kendi başına adım adım gelmek zorunda. “Kolay elde edilen, değersizdir.” yargısında bulunurken haklıydı aslında ve farkında bile değil ama Ezgi’yi elde etmesi çok ama çok zor onun çünkü ona giden yoldaki engel ne Serdar ne Soner ne aileler; asıl engel Özgür Atasoy.

Bu hafta bölümün benim için en iyi sahnesi, terastaki Özgür ve Ezgi yakınlaşmasıydı. Çekimiyle, atmosferiyle ve etkileyiciliğiyle çok dolu ve çarpıcı olmuştu ve Özgür’ü kışkırtıp dengesini bozan Ezgi’de, Özge Gürel’i çok beğendim. Ezgi’nin içindeki dişiliği çok dozunda ve seçkin koydu ortaya. Bakışlarıyla, sesinin tonuyla, jestleriyle beni Ezgi’nin içinden başka bir Ezgi çıktığına tamamen inandırdı. Sahnenin devamında Özgür’ün onu sarstığı yerlerde ortaya çıkan o güvensiz Ezgi’yle tezadı da çok vurucu olmuş.  “Ben senden etkilenmem diyorsun öyle mi?” diyen kadının şuhluğundan, “Söylediğini biraz açar mısın?” diyen kadının toyluğuna ve oradan da “Bu kadar derin bir adamken bu kadar yüzeysel davranabilmeyi nasıl başarıyorsun?” golüne çok doğru geçişlerle ulaştı. Ezgi’nin farklı yönlerini, farklı bir tavırla ve tertemiz çıkardı. Emeklerine sağlık.

Sevgili Can’ın da en beğendiğim sahnelerinden biriydi aynı sahne. Özellikle Ezgi’nin o repliğinden sonra yüzünden geçen buluta vuruldum. Yüzü anlık bir karardı, dudaklar bir şey demek ister gibi aralandı, kendini açık etmeden söyleyecek bir şey bulamadı ve gayriihtiyari bakışları kaçırdı ve en sonunda gözlerinden yüreği okunmasın diye başını tamamen çeviriverdi. Birkaç saniyelik sahnede Özgür’ün bütün yüreğini tabak gibi koydu ortaya ve bunu da öyle nahif bir duyguyla verdi ki Özgür’e “Oh olsun!” diyemeden “Kıyamam!” döküldü dudaklarımdan.

Ezgi, Serdar’la yemeğe çıkmak üzere bardan ayrılırken de yine bir başka enfes performans yakaladım. Sesinin tonunu “umursamaz”a çevirip yapmacık bir rahatlık ve uzaklık sergilerken de çok doğal bir hava yarattı. Yapmacıklığı doğallaştırmak çok zor iştir. Ses tonunu değiştirmek, vurguyla oynamak ama hepsinden öte beden dilini ayarlamakla ancak mümkün olur. Can Yaman, beden dilini çok iyi kullanan oyunculardan biri. Çok sağlam gözlem yaptığı için vermek istediği duygu ne olursa olsun ona uygun sözsüz iletişim aracını da çekip çıkarıyor ve çok iyi uyarlıyor kendi bedenine. Oyununu büyültmeden vurucu detaylar yaratıyor. Karakterin ruhunu yansıtan en önemli araç, oyuncunun bedeni. Ne denli çarpıcı bir replik yazarsanız yazın, oyuncu bunu dillendirirken bedeniyle desteklemiyorsa sahneyi siler götürür. Söz uçan, kaybolan bir şey. Hele hele kamera önü oyunculukta sırtını söze dayamadan duyguyu yakalayıp aktarmak çok önemli. Sevgili Can, alt yazı gerektirmeden, replikle desteklenmesine gerek kalmadan duyguyu da eylemi de ekranın öte yanına dosdoğru anlatan isimlerden biri. Emeğine, aklına ve yüreğine sağlık Sevgili Can Yaman.

Yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde büyük yük omuzlayan herkesin emeklerine teşekkürler…

 

 

 

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

2 Comments

  1. Maria 09/08/2020

    Dear Sinem! Thanks for this most enjiyable analysis! The terrace scene is great. The pupil trying to seduce her teacher. Pygmalion. And the teacher falling in love with the beauty he brought to life. I think that the kitchen scene, when they were melting and falling to pieces was most exciting. Özgür has made a huge effort to interrupt it. And the elevator scene was quite sensual, Ozgür standing too close and bending over Ezgi and smelling her hair. Can Yaman is doing tremendous work in the episode using his body language. Where can I read the anslysis of the episodes 1, 2,3? Maria

    1. ❄️ŞEYMA ❄️ 09/08/2020

      Thank you very much for this beautiful ,detailed and subtle comment . It is also exciting for us to be able to follow the stages of the relationship between the two characters step by step. Thank you for your interest 🙏 "Mr. Wrong" analysis of the series of other episodes can be found on the main page if you click on the page of the series ,we wish you a good day . Here is the link of the page : https://dizifilm.biz/blog/Dizi-Film/bay-yanlis