Yazar: Sinem ÖZCAN 

Bu hafta Ezgi’ye içim acıyarak, Özgür’ü de bir miktar silkeleme isteğiyle kalktım ekran başından. Aralarındaki bağ, Göcek’te farklı sulara akmaya başlasa da ben “Neden ben değil de o?” diyen kadında takılı kaldım. Nerede hata yaptığını algılayamamak, karmakarışık edilmiş bir hayat, o karmaşa denizinin içine uzatılan bir ipe çaresizce tutunup boğulmaktan kurtulmaya çalışmak… Öyle iyi anlıyorum ki o acıyı ve tükenmişliği… Galiba kadın olmanın doğasında var bu, biraz da. Hangimiz farklı bir versiyonunu yaşamadık ki? Aşk olmaz, aile olur; aile olmaz, iş olur; iş olmaz, dostluk olur ama hepimiz bir noktada “Neden? Nerede hata yapıyorum?” dedik, diyoruz, diyeceğiz. Öte yandan çok yakışıklı, çok mutlu, çok keyifli, çok, çok, çok… olduğunu düşünen biri de hep çıktı karşımıza. Cilasını kazıyana kadar evet hep “çok”tu ama cilanın altındaki yalnızlığını bazen de sığlığı ancak boğulmaktan kurtulunca sakin kafayla bakıp gördük ve ancak o zaman “Hadi be…” demeyi akıl ettik.

Ezgi kızım, güzel kızım! Hani gözünün yaşı, sicim gibi inerken o bağırsak solucanına sordun ya “Neden ben değil de o?” O “büyükbaş” da sana altı boş egosuyla sebepler sıraladı ya… Söylediklerinin büyük çoğunu buruştur at ama bozuk saat gibi iki defa doğruyu yakaladı. Bi’ kere sevdiğin insana fedakâr olmak suç değil, verici olmak da hiç suç değil ama gel gör ki “Almadan vermek, Allah’a mahsus!” Baktın ki verdiklerin değer görmüyor, baktın ki karşı taraf sen verdikçe alıp semiriyor ama “Ben de…” çabasına girmiyor, işte orada bi’ duracaksın! Bir soluklanıp “Değer mi?” sorgulaması yapacaksın, güzel kızım! Hani “Benim zaten annem var!” dedi ya; işte, o amipin algılayamadığı şey, annesi de olsa fedakârlığa, jeste, sevgiye karşılık vermesi gerektiği. Evet, sevginin en dolu hâlidir anne sevgisi ve evet, sonuna kadar fedakârlık içerir ama anne bile evladından sevgisine karşılık ilgi, saygı en azından bir güler yüz bekler; yani o bile karşılıksız değil özünde. Sen o Soner denen yaratığın annesi de olmadığına göre beklemek en doğal hakkındı ama beklentini karşılamadığında “Değer mi?” sorgulamasına gitmemek senin eksin. İkincisi de “Ben seni kaybetmekten korkmuyordum!” dedi ya işte, o sonuna kadar doğru. Bu erkek milletinin en büyük korkularından biri alışkanlıklarını kaybetmektir. Bakma sen, koca koca laflar ettiklerine, evde çorabının tekini kaybetse dünyası şaşar bunların. Birlikte olduğu kadının bir gün basıp gidebileceğini düşünmek dahi ayağını denk almasına yeter de artar. Çünkü içten içe sezer ki kendileri yüz defa çarptığı kapıyı yeniden çalar ama kadınlar gitti mi dönmez. O yüzden de gitmesi değil, gitme ihtimali bile dünyasını karartmaya yeter de artar. Haaaa ama bütün bunlar Cansu’nun kitaplarında da yazmaz Özgür’ün öğretilerinde de yer almaz çünkü bu maddelenecek kural değildir. Allah’ın tüm kadınlara verdiği sezgiyle içinden bulur, çıkarır ve uygularsın ama onun için de dönüp içine bakman lazım, hesap kitapla olmaz yani.

Hesap kitapla olmaz dedim de aslında Ezgi’nin Özgür’ün dünyasına dalışı bunun en büyük kanıtı. Plansız, oyunsuz ve hesapsız… Tamamen içinden geldiği gibi ve tamamen doğaçlama davranıyor Özgür’e. Zaten Özgür’ü allak bullak etmesi de bundan. Bir saat önce avaz avaz bağıran kadın, bir saat sonra 180 derece dönüp özür dileyebiliyor. Ya da “İşini al başına çal! Seni gözüm görmesin!” modundayken akşamına Özgür’ün kapısına kamyon altında kalmış kedi yavrusu gibi sığınabiliyor. Dengesini bozuyor Özgür’ün, şaşırtıyor ve onu da sezgisel davranmaya itiyor. Bu “Y kromozomunun” en büyük defosu da bu işte. Şaşırtıldığında plan geliştiremez, taktik uygulayamaz, mantığını alıp cebine koyar. Bağırsak solucanı da olsa, Doktor Serdar da olsa, o kılkuyruk Levent de olsa ve hatta Özgür Atasoy da olsa sonuç değişmez. Y, Y’dir; kesin bilgi.

Ezgi’nin ilişkilerinde bir türlü beklediğini bulamamasının altında gerçekten de aşırı fedakârlığı ve gidebileceği duygusunu uyandıramaması var. 5 yaşındayken terk edip giden bir babanın yıktığı bir hayat onunki. “Babasıyla sağlıklı ilişkisi olmayan kız çocukları”yla ilgili ilk bölümde söylediklerimin Özgür tarafından teyit edilmesinin de rahatlığıyla bu hasarın ancak bir erkeğin koşulsuz sevgisiyle giderilebileceğini de söylemeliyim. Onun acilen bir erkeğin “kraliçesi” olmaya ihtiyacı var ki babasının prensesi olmamanın eksiğini kapayabilsin. Henüz farkında olmasa da o “kral” da yola çıktı teknesiyle kendisine doğru gelmekte…

Geçen hafta, Ezgi – Özgür’e karşı 1 – 0 önde çünkü Özgür aslında ona “ilişki koçluğu” yapayım derken kendi zırhının da gediklerini gösterdi, demiştim. Dürüst olayım ben Özgür’ün bu kadar çabuk çözüleceğini beklemiyordum ama göründüğünden de dayanıksız çıktı. Ozan’ın bile dikkatini çekecek kadar etkilendi Ezgi’den. En uzun ilişkisi 48 saat süren, kadınlarda güzellik puanının 3’ün üstünde olması ve evli olmamaları dışında koşul aramayan, elindeki en büyük silahı “yakışıklılığı” olan Özgür Atasoy’un Ezgi’den uzak duramayacağı zaten kaçınılmazdı. O kendini “yaaa günah ama” diye avutadursun, kapının önünde Ezgi’yi gördüğü anda, su gibi kıza yol vermesinin de bütün gece başında hastabakıcılık etmesinin de ve hatta Fitnat’ın gazabından kaçarken yanına Ezgi’yi almasının da başka açıklaması yok!

Sayısını bile bilmediği “onca” kadından çok önemli bir farkı var Ezgi’nin. Onunla konuşabiliyor, bir şekilde iletişim kurabiliyor, Özgür. Kadınlarla onlara “yürümek” dışında sohbeti olmayan adam için bu başlı başına büyük sürpriz. Hem konuşabiliyor hem şakalaşabiliyor hem de onun kendisine âşık olmayacağına inandığı için gardını indirip olduğu gibi davranabiliyor. Dış dünyaya maskeyle çıkmaya zorunlu olarak alıştığımız bugünlerde, birinin yanında maskesiz nefes almanın ne demek olduğunu anlatmama gerek yok, sanırım.

Özgür Atasoy, hayatı boyunca bildiği koylarda, güvenli limanlarda yelken açmış ama şu an bilmediği bir denize açıldı. Bu cephede nasıl savaşılabileceğini bilmiyor, o. O yüzden önce dağılan Özgür oldu. O yüzden Ozan’ın bunu yüzüne söylemesine, bu kadar sinirlendi. Doğru olmasını istemediğimiz, gerçekliğini kabul etmek istemediğimiz şeyler yüzümüze söylendiğinde çıldırır; o konuşmadan, konuşandan ve ortamdan derhal kaçarız. Onun için Ozan’dan son sürat uzaklaştı çünkü içten içe biliyor ki ağa takıldı, takılacak.

Şimdiiiii, Özgürcüm Atasoycum! Ben bu hafta seni bir güzel silkelemezsem gözüme uyku girmez. Bak annem, Özdemir Asaf usta senin gibiler için der ki: Kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor. Hani kadınları çözdüm, hayatı tespih yapıp salladım diyorsun da sen daha kendini çözememişsin kuzum, ya! Ezgi’yle çarpışınca darmaduman olmana girmiyorum bile ama “Âşık olmadım, olmam” havalarını da “Benim bu hâlim doğuştan” palavralarını da Ezgi yer, sen de yersin de benim karnım tok! Evet, aşk her insana uğramaz; evet, senin gibiler doğuştan da var olur ama sen onlardan biriysen göründüğünden sığsın demektir ki hepimiz Ezgi’ye kör kütük âşık olacağını bildiğimizden bu ihtimal eleniyor. Ayrıca, babasının ölümünden “Uğurlar olsun işte!” diye söz eden bir adam ya o babayı yaşarken hayatından çıkarıp atmıştır ya da acısının büyüklüğünü dalgaya, deliliğe vurarak kapatıyordur ki takdir edersin ki her ikisi de travma… Biliyorum genellemeler senin işin ama izninle ben de bir tane yapacağım: Ben bugüne dek hemcinslerin içinde “Ya kardeşim, yaşadıklarım benim üzerimde olumsuz izler bırakacak, travma yaratacak; dur çaresini bulayım şunun!” diyen de görmedim. O yüzden “Ya evet, var bir travmam!” demeni de beklemiyordum. Yani “Ben doğuştan böyleyim, kimse kırmadı kalbimi.” havalarını da rica edicem, itinayla bir çöp poşetine doldur. Eğer kalbin bu yaşa kadar hakikaten kırılmadıysa da derhal bir dahiliye uzmanına görünmeni tavsiye edeceğim muhtemelen kalbinin olması gereken yerde patates var. Ha, bu arada, benden duymuş olma ama Ezgi “Âşık oldun mu?” diye sorduğunda yüzünden geçen ifade, âşık olmadıysan bile aşkın insanlara neler yaptığına şahit olduğunu kanıtlamaktaydı. Bence sen Ezgi’yi de kendini de “Ben kalp kıran, dalgacı, pislik adamın tekiyim işte!” diye ikna etmeye harcayacağın enerjiyi “Bana neler oluyor? Ben bu denize nasıl düştüm?” diye algılamaya ve zırhının sızıntı yaptığını görmeye harca, canımın içi; yorma bizi, anacım!

Gördüğünüz gibi ben ısrarla Özgür’ün görünmeye çalıştığı sığ adam olduğuna inanmıyorum. Aksi çıkarsa fena bozulacağım, baştan söyleyeyim çünkü özünde iyilik barındıran her insanın – ki Özgür, gerçekten özünde iyi bir adam – yüzeysel görünme çabasının bir kalkan olduğunu düşünürüm ve aşk gibi sarsıcı, şiddetli ama bir o kadar da olağanüstü bir duygunun da ancak ve ancak derinliği olan insanların nasibi olabileceği kanısındayım.

İstanbul’un bütün olumsuzlukları hatırlatan ağır havasından çıkıp Göcek’in mavi sularına kendilerini attıkları andan itibaren, Ezgi için de Özgür için de oyunda yeni bir parti başladı. Üstelik işin içine her ikisinin aileleri de dahil oldu ve bu da çarşı pazarı iyice karıştıracak. Şu ana kadar durumu Fitnat’a rağmen çok iyi götürdüler ancak “Düğün bitti, sözleşme tamam!” diyemeyeceklerine göre yaşanacak karmaşayı keyifle izlemek üzere koltuğuma yaslandım, bekliyorum.

Yazımın başında da söylemiştim bölümün girişinde kendini sorgulayan Ezgi, içimi kanattı. Bir kadının kırgınlığını, kendini suçlamasını ve canının acısını gayet iyi yansıttı Özge Gürel. Ezgi’nin Soner’i sorgulaması ve kendini anlatmaya çabalamasını gerçekten yüreğim acıyarak izledim ama şunu söylemeden geçemeyeceğim Ezgi’nin Özgür’den özür dilemeye geldiği sahnedeki içtenliğini bir ayrı sevdim. Dozu iyi ayarlanmış bir samimiyeti ve sahiciliği vardı. “Tesla, bana geceyi anlatmak ister misin?” dediğinde de kocaman bir kahkaha attığımı itiraf etmek istiyorum. Emeklerine sağlık, Özge Gürel!

Bu bölüm, Sevgili Can’ın Özgür Atasoy’u iyiden iyiye avcunun içine aldığı bölüm olmuş. İlk kez dikkatimi çeken bir özelliği söylemezsem olmaz. Can Yaman, bizi Özgür konusunda öyle bir manipüle ediyor ki Özgür’ün defoları neredeyse görünmez oluyor. Onu sıcak, çok sevimli, enerjik, deli dolu sunuyor bize ve şimdilik onun görmemizi istemediği Özgür’ü fark etmiyoruz bile. Arada minik detaylarla ”Bak bu da var!” deyip geçiyor, o kadar. Balkonda Ezgi’nin kitabını gördüğünde yüzünden geçen o bir sürü farklı ifade gibi. Bir yanı Ezgi’yi hatırlıyor hatta orada görmeyi istiyor, bir yanı Ozan’la konuşmasını düşünüp sinirleniyor, bir yanı da Ezgi’den nasıl etkilendiğini sezdiriyordu ve sadece bir anda verdi, geçti. İyi oyunculuğun olmazsa olmazıdır manipülasyon. Seyirciyi avcunun içine alma ve daha ötesi karakteri dilediği gibi sunma şansı sağlar ve bunu çok iyi başarıyor, Sevgili Can. Ezgi’nin ailesinin yanındaki sevimli hâlleri, Fitnat’ın yanındaki bezgin ergen tavırları onun istediği gibi bir Özgür Atasoy görmemizi sağladı. Ancak ben her zaman söylediğimi yineleyeceğim: Ben Can’ı en çok duygusal yoğunluğu fazla sahnelerde izlemeyi seviyorum. Emeklerine, aklına ve yüreğine sağlık Sevgili Can.

Yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde büyük yük omuzlayan bütün ekibin emeklerine sağlık.

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

4 Comments

  1. Mujde 12/07/2020

    Sinem hanim yaziniza bayildim...kaleminize saglik..fransiz romantik ask filimleri tadinda seyrediyorum...Y kusagi asktan da hayattan da kacmiyor..sevgiler