Yazar: Sinem ÖZCAN

Bay Yanlış’ ta “Doğru”ya varmak için “Yanlış”a teslim olan Ezgi’de bırakmıştık ilk bölümü. Ezgi’nin çaresizliğinin onu, Özgür’ün göstermelik sevgilisi yapmaya ikna edeceği belliydi. Tipik bir “kazan – kazan” durumu söz konusu ve Ezgi, söz verdiği rolü oynamaya başlamasa da Özgür “ilişki koçluğu”na son hız daldı bile.

Özgür, şimdilik “Bay Doğru” görünen Doktor Serdar’ın, evlenme teklif edebileceği bir kadın yaratmaya çalışıyor Ezgi’den. İşin tam bu noktası, Ezgi için benim canımı acıtan asıl nokta aslında. Mutlu olmayı evlenmekle eşleştiren ve evlenmek için herkesin onayladığı bir adamı seçmeye çabalayan ve bu adamı istediği kıvama getirmek için kendinden ödün vermek zorunda kalan bir kadın, o. “Olduğu gibi” davrandığında hedefine varamadığı için hedefi vurmak adına “olması gerektiği gibi” hareket etmeye mecbur kalıyor. Aslında Ezgi’nin kulağına eğilip “Kızım, bırak yanlışı doğruyu; yürü, git. Seni sen olmaktan çıkaran şey, sana mutluluk vermez.” diyesim geliyordu ki Özgür düşündüğümü başka kelimelerle söyleyiverdi ona “Sen kendine değer vermezsen kimse sana değer vermez.” diyerek. Planla, kurguyla, eğitimle bir Doktor Serdar elde edilir mi? Evet, edilir ama o Doktor Serdar, Ezgi’yi mutlu eder mi? Yoooo… Zaten Bay Yanlış da hikâyesini tam bu noktadan hareketle yürütüyor. Ezgi’nin istediğinin o olmadığını anlaması için Serdar’ı önünde diz çöktürmeye ihtiyacı var. Özgür şimdilik bu noktayı görmüş değil. O, Ezgi’nin biraz eğilip bükülürse Serdar gibi bir “vasat”ın peşinden koşacağı bir kadın olabileceğini gördüğü için rahat.

Öte yandan Ezgi, yıllardır yanında duran kankalarının ilişki tavsiyelerinin hiç işe yaramadığını sezmiş olsa gerek ki bilinçsizce de olsa Özgür’ü aldı hayatına ve kendini ona tamamen teslim ederken onunla yaptığı anlaşmadan arkadaşlarına söz etmemeyi seçti. Özgür’ün tavsiyeleri Serdar üzerinde sonuç verdikçe de kendine güveni yerine gelmeye başladı bile.

Her ne kadar “Bay Yanlış” etiketi Özgür’ün üstüne yapıştıysa da aslında onun ilginç bir sorumluluk anlayışı var. İşini hakkıyla yapıyor. Ezgi’ye verdiği sözü, hiç dalgaya vurmadan, onunla alay etmeden gayet didaktik ve gayet kesin çizgilerle bihakkın yerine getirdi. “Neden Serdar?” diye sorgulamadı mesela “Bu adam için mi uğraşıyoruz?” demedi. Tipi gördü, vasatlığına karar verdi ve vasat bir erkekle empati yapıp işe girişti. Aslında yarattığı mucize değil, sürprizsiz bir insanın beklentisini karşılamak. “Ezgi bununla mutlu olur mu?” gibi yüce değer yargıları filan da yok. “Bunu istiyor, o zaman bunu alacak.” noktasında son derece pragmatik bakıyor olaya ya da bakıyor – du demeliyim çünkü Ezgi’nin eski sevgilisi Soner’le karşılaştıkları anda Ezgi’ye karşı ikinci kırılmayı yaşadı Özgür. İkinci diyorum çünkü ilki onu sarhoş görüp kayıtsız kalamadığında ve böylelikle hayatına soktuğunda gelmişti. Aslında henüz ikisi de farkında değil ama Ezgi, Özgür’ün ezberini bozuyor.

İşin bambaşka bir boyutu daha var. Özgür, Ezgi’ye “ilişki koçluğu” yapıyor yani eğitmen rolünde yani kartlar onun elinde, kuralları o koyuyor… gibi görünüyor. Oysa hiç farkında olmadan Ezgi’ye elini açtı. İlişki tavsiyeleri verip bir erkeği elde etmenin yollarını öğretirken kendi duvarlarını indirdi farkında olmadan. Yine asla farkında değil ama bu da özünde “güven” demek. Zırhını aralamak ve “Bundan bana zarar gelmeyecek.” demek bir anlamda. Bilinçsizce hissettiği bu güven duygusuyla da kendini hiç fark etmeden tabak gibi açıyor Ezgi’ye. Ezgi, şu an kendisiyle çok fazla meşgul olduğundan onun verdiği açığı anlamlandıramıyor ama sezgisel olarak o da bunları yakalamaya başladı. Kıyafet seçerken sevinçle “Serdar bana âşık olacak!” dediğinde Özgür’ün yüzünden geçen bulutu yakaladığı andaki şaşkınlığında da  “Yanlış ama merhametli” hükmünde de Özgür’e “duygusalsın” tespitini yapmasının altında da o sezgi var.

Ezgi bu hikâyenin net olan tarafı aslında. Mutlu olmak istiyor, mutlu olmayı aşk ve evlilikle formülize etmiş ve bu yolda adım atıyor. Bu arada geçmişten gelen yaraya bir kez daha parmak basıp “Beni kimse böyle önemsemedi.” dedi Özgür’e. Belli ki onun sevgi açlığının altında “önemsenme” arzusu yatıyor. Arkadaşlarıyla ilişkisine baktığımda da doğru söylediğini fark ediyorum. Her ne kadar yakınmış gibi görünseler de Cansu da Deniz de önceliği kendine verenlerden. İlk bölümde Ezgi’nin Soner acısı yaşadığı anlarda biri işi, diğeri sevgilisi için Ezgi’yi bir başına bırakabilmişti. Belki de hep böyle yaşadığı için Ezgi o anda buna tepki vermemiş ve sorgulamamıştı ama şimdi Özgür’ün onu sahiplenişi “önemsenme” problemini koydu ortaya.

Yükselip tepeden baktığımda ilişkide sürekli veren taraf olması, hatayı devamlı kendinde araması ve yanlış adamlar seçip yanlış adımlar atması onu savunmasız kılıyor gibi görünse de Ezgi ve Özgür ilişkisi söz konusu olduğunda 1 – 0 önde olan taraf Ezgi. Özgür, kontrolün kendi elinde olduğunu düşünse de bana göre öyle değil. O, daima fiziğiyle dikkat çekmiş ve bunun da gayet bilincinde, rastgele önünden geçtiği her aynada saçına bir el atması bile bu fiziksel artının çok farkında olduğunun işareti. İlişkilerinde de hep bu yönüyle öne çıkmış. Yakışıklı bir adam olduğu için seçmiş ya da seçilmiş, kadınlara bu yönünü sunmuş ve o fiziğin altındaki “gerçek” Özgür’ü böylelikle kendine saklamayı bilmiş yani “korunmuş” ama ilk kez Ezgi onun fiziğine hiç takılmadı ve sadece “beyni”yle ilgileniyor. İşte tam bu nokta, Özgür’ü zayıf kılan yer.

İlk bölümden beri kendime hep aynı soruyu soruyorum: Özgür, Ezgi’ye niye âşık olsun? O hep vurguladığı gibi “seçtiği” hayatı yaşıyor, gayet mutlu ve hayatında bir eksik göze çarpmıyor. Aşk arayışı da ihtiyacı da yok. Kadınları kendince kategorize etmiş, hangi kategoriye, nasıl tavır alacağını belirlemiş ve hiç şaşmadan tıkır tıkır işleyen bir düzeni var. Ozan’a, Deniz için “O tipler, işle aşkı karıştırmaz!” yargısında bulunurken de beynindeki “avukat kadınlar” çekmecesini açıp oradaki notlarına bakıp konuştu. Onun hayatında “Cansu gibi”, “Deniz gibi”, “barda, piknikte orada burada tanıştıkları gibi” ve hatta “Gizem gibi” kadınlar kategorisi var ve o kendince “Ezgi gibi” kadınları” da çok iyi bildiğini düşünüyor. Bir nokta dışında haklı da… Evet, “Ezgi gibi” olanları biliyor ama yakışıklılığı ile değil aklı ve duygularıyla ilgilenen, üstelik ona karşı zırhını da araladığı “çizgi dışı” Ezgi’ye dair bir çekmece yok beyninde. Herkesi kategorize etmeye alışık o beyin, sınıflandırmanın dışında kalan bir Ezgi’yle çok fena savrulur. Ben görüyorum da Özgürcüm, sen ne zaman duruma ayacaksın onu bilmiyorum, işte!

Aslına bakarsanız Özgür’ün sadece kadınlar konusunda kategorileri yok; o, hayatını genellemeler üstüne kurmuş. İlişkiler konusunda genellemeler yapıyor, erkekleri ve kadınları genelliyor, hiç tanımadığı Deniz hakkında bile “Arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim.” genellemesine gidiyor. Ozan’ın çok haklı olarak buna itiraz etmesi bile bir an olsun onu duraksatmadı. Kolaydır çünkü istisnaları yok saymak ve istisnaları dikkate almadığınızda hayatla uğraşmak da kolaylaşır. Kurallar koyarsınız, onlara uyarsınız olur, biter. Taaaa kiiii biri gelip de o teorem niteliği yüklediğiniz yargıları çöp edinceye kadar. İşte o zaman işler karışır hem de çok fena karışır. Tepetaklak olan hayatı düzeltmek ve yeni bir vaziyet almak için esnemek ve farklılaşmak gerekir. Özgür, Ezgi hayatında yer ettikçe sadece ilişkiler konusunda değil hayatının bütününde şiddetli bir deprem yaşayacak gibi göründü bana. Siyah – beyaz netliğinin kaybolduğu ve her şeyin grileştiği anlarda Özgür’ün neler yapacağını gerçekten merak ettim.

Bay Yanlış’ın temelinde “kadın – erkek ilişkileri” yatıyor. Bir cephede Ezgi’yi bir diğerinde Özgür’ü izlerken yaşadığı kötü bir ilişkinin izlerini silemediği için tüm erkeklere düşman olan Deniz’i ve birlikte olduğu adamı evliliğe ikna etmek için kitaplara anayasa muamelesi yapan Cansu’yu seyrediyoruz. Cansu, okuduğu kitaplardaki tavsiyeleri “kanun” olarak algılayıp kendini, o maddeye zorla uyarlamaya çalışıyor. Çünkü çaresizce, birlikte olduğu adamı elinde tutmaya ve onu evlenmeye ikna etmeye ihtiyacı var. Kitap “Kadın, yemek yapacak” diyorsa Cansu yemek yapar – mış gibi görünmek için bir tiyatro sahnesi kurguluyor. Öte yandan “yanlış adam” olduğuna inandığı Özgür’ü elde etme çabası olmayan Ezgi, keyifle yaptığı yemeği bütün doğallığıyla ona ikram ediyor. Evet, kitaptaki kurallar doğru sonuç verecek ama “yanlış” adam üzerinde… Cansu ve Levent ilişkisindeki hesapçılığın ve yapaylığın tezadını biz Ezgi ve Özgür’de göreceğiz; Özgür hep dalga geçtiği o maddelenmiş kuralların, adım adım tuzağına düşecek ve Ezgi de kendini beğendirmek için uğraşmadığında ne kadar sevilesi bir kadın olduğunu fark edecek.

Bay Yanlış, bu hafta çok daha tempolu ve derli toplu aktı. Yan karakterler açılmaya ve ana hikâyeye birer birer bağlanmaya başladılar. Açıkçası Levent ve Cansu benim çok zor tahammül edebildiğim karakterler olacak, belli oldu ama onların ilişkisindeki yapaylığın, Ezgi ve Özgür’le zıtlığı vurgulamak için gerekli olduğunu görebiliyorum. Ben de Özgür gibi eskilerin sözlerine sığınıp “gülü seven dikenine katlanır” diyeceğim. Deniz’in agresif ve gergin tavrına da alışamadım doğrusu ama Ozan’a âşık olunca onun da yumuşayacağını ve sakinleşeceğini hissediyorum.

Ezgi – Özgür sahnelerinde Özge Gürel ve Can Yaman çok iyi bir senkron tutturmuştu. Hiç aksamadan ve tempoyu çok iyi ayarlayarak seyir zevki çok iyi sahneler çıkarmışlar. Bu arada söylemezsem olmaz, Özgür’ün ısrarla yinelediği “hayatım” hitabı benim en sevdiğim sevgi seslenişidir. Hele hele onun sempatik tavrına çok iyi oturan o yinelemeyi çok sevdim.

Bu bölüm benim en beğendiğim yer açık ara, terastaki makarna yeme sahnesiydi. O sahnenin duygusunu da diyaloglarını da oyunculuklarını da çok sevdim. Özge Gürel’in orada “önemsenmek için yaşayan Ezgi” yi verişini çok iyi buldum, ayrıca Soner’le karşılaştıktan sonra oturdukları cafede Özgür’e teşekkür ederken de Ezgi’nin ruhunu çok nahif koydu ortaya. O duyguyu giyişi ve yansıtışı çok sıcak geldi bana. Ezgi, kendisiyle kavgalı zaman zaman hırçın ama özünde çok duygusal ve narin bir karakter. Özge Gürel, Ezgi’nin ruhunu incelikle vermeyi seçmiş. Ben sevdim Ezgi’yi yalan yok.

Can Yaman’ın her sahnesini yıllardır pür dikkat izlediğimi ve yarattığı karaktere kendinden eklediklerini yakalamayı ne kadar sevdiğimi, beni bilenler bilir. Her yarattığı karakterle değişen ve gelişen oyunculuk tarzını hep hayranlıkla izlerim. İlk bölüm benim için Özgür’le tanışma bölümüydü. Şimdi artık yavaş yavaş onunla yolculuğa çıkabilirim. Özgür’de tam bir tatlı serseri yaratmış Sevgili Can. Aksesuarlarıyla, sakızıyla, dilinden düşürmediği “hayatım”larıyla; deli dolu ve çok sevimli bir çizgi yakalamış. Özgür, dikkatle ele alınmadığında itici olabilecek bir karakter ama ona sıcacık bir hava ve rahat bir tavır katıp onu sınıfın sempatik çocuğuna çevirmiş.

Bu hafta, Ezgi’nin “Serdar bana âşık olacak” sevincinde ve ona “duygusalsın” saptaması yaptığında yüzünden geçen o bir anlık bulutlara bayıldım. Vur patlasın çal oynasın yaşayan o adamın altında, şimdilik sadece kendisinin bildiği Özgür’e o kadar anlık ve o kadar ince bir kapı açtı ki eğer gözünüz ekrandaysa yakalar ve karaktere yakınlaşırsınız; bir anlığına başınızı çevirip kaçırdıysanız Özgür, sizin için yakışıklı çapkın olarak kalır.  Oldum olası onun karakteri kademe kademe, ufacık nüanslara basarak açmasını keyifle izledim, Özgür’de de bunun izleri şimdiden gelmeye başladı.

Ezgi’nin rüyasında gördüğü romantik adamı ise yürekten alkışladım. O kadar vıcık vıcık ve itici bir “romantik” Özgür çıkarmış ki bayıldım. Kısıklaşıp buğulanan ses tonu, kasten büyüttüğü mimikleri ve “yapış yapış” romantikliği onun komedi damarının çok hoş bir örneğiydi. Emeğine, aklına ve yüreğine sağlık Sevgili Can.

Yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde büyük yük sırtlayan bütün ekibin eline emeğine sağlık.

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.