Yazar: Sinem ÖZCAN 

Ben geçen haftayı, Özgür’ün gözlerindeki acı, hayal kırıklığı ve yalnızlık resitalinde bırakmıştım. Kendini bir köşeye, Ezgi’yi bambaşka bir köşeye fırlatmıştı. Bu hafta da bölümü, taksideki Ezgi’nin kanayan gözleriyle açtım. Yüreğindeki büyük deprem, ne var ne yoksa her şeyi un ufak etmiş ve her parçası, gözlerinden sızıyordu. Açıkçası o anda Ezgi’yi sarıp sarmalama, Özgür’ü de kızılcık sopasıyla evire çevire dövme arzusundaydım.

İçine kaçmayı tercih eden Özgür’ün aksine; Ezgi, Bursa’ya sığınmayı yeğledi. Beynimde Gripin’in “Her nereye gidersen / Kendinle yüzleşirken kimse duymaz, yalan söyle /Terk ettiğin şehirler, yarım kalmış şiirler / Sustukların büyür içinde” * dizelerinin eşliğinde izledim ben onu. Sustukları öyle bir büyümüş düğüm olmuştu ki boğazında değil Bursa’da Ekvator Ormanları’nın derinliklerinde kaybetse kendini, nefes almasına imkân yoktu. Aslında onun kırıldığı sadece Özgür değil, Cansu ve Deniz de bambaşka bir yerden yaraladı onu. Dost dediğinin söze ihtiyacı yoktur; bilgilendirme, açıklama, yardım talebi filan de beklemez. Baktı mı “dostum” dediği insanın yüreğinin röntgenini çeker; hastalığı teşhis etmekle yetinmez, tedaviyi uygular. Oysa Cansu da Deniz de bırak tedavi uygulamayı, hastalığı teşhis bile edemediler. Deniz, Cansu’ya günah çıkarırken çok haklıydı, Ezgi onlara defalarca sinyal vermiş olmasına, defalarca ne istediğini dile getirmiş olmasına rağmen onlar kendi “doğru”larını Ezgi’ye dayatmakla meşguldü. İşte, en acısı da bu. Hatta belki Özgür’den aldığı yaraya denk bambaşka bir acı. Benzer bir hatayı yapan annesini kolayca bağışlayıverdi Ezgi, o “anne” çünkü, aile… Seçemezsin onu, seversin ve olduğu gibi kabullenirsin; dert ortağı değil, dost değil, yol arkadaşı değil ama seçip hayatına aldığın insanların seni hiç anlamaması kırar insanı hem de çok kırar.

Deniz’in de Cansu’nun da bu derse çok ihtiyacı vardı ve en azından Deniz’in mesajı eksiksiz aldığını da gördük. Deniz, eski Deniz değil artık empati yapabiliyor. Ozan’ın hayatına değmesi, Deniz’in katılaşmaya yüz tutan kalbini eritmeye başladı ve o, Cansu kadar materyalist ve Makyevelist de değil. Cansu’nun “Zengin olsun, kariyeri olsun, toplumda saygın olsun…” kriterleriyle bulup yapıştığı Levent’e bir defa bakınca zaten o kadından “yüreğinin sesini dinleme” potansiyeli beklemiyorsunuz ama Ozan dokunuşlarıyla canlanan Deniz’in geç de olsa Ezgi’yi gerçekten fark ettiğini görmek güzel. Ozan derken gözlerimden çıkan kalplerin ve fiyonk olmuş dudaklarımın arasından iki cümle çıkmak zorunda: Sevgili genç kızlar! Üzülerek sizleri hayatın gerçekleri ile yüzleştirmek zorundayım. Ozan gibi bir adam yok, genç arkadaşlarım! Yok yani… Bu kadar iyi dost, bu kadar iyi sevgili; hem duygusal hem akıllı; hem sabırlı hem kibar hem sakin üstelik bir de yakışıklı bir adam YOK… Kendisi tamamen idealize edilmiş bir hayal ürünüdür ve sevgili senaristlerin, “Doğru adam bu! Arayacaksanız bunu arayın!” mesajıdır. Mesaja yürekten katılıyor ama siz siz olun, Ozan’ın yarısı kadarını bulduğunuzda elinizden kaçırmayın diyorum!

Eveeet, Ezgi’den Deniz’e oradan Ozan’a uçtuktan sonra Ezgi’ye yeniden dönmek gerek. Ne de olsa o da yetişkinlik hayatını “doğru”yu aramakla geçirdi. Bursa, ona belki yüreğinden kaçma izni vermedi ama içine dönüp kendini sorgulamasını da sağladı. “Ben gerçekten ne istiyorum?” sorusu hayatının iplerini ele alma yolunda ilk adım da olacaktır diye umuyorum. Evlenme ve çocuk sahibi olmanın aslında kendi hayali olmadığını fark etmesi, ilişkide elini güçlendiren en büyük koz. Evlilik kimse için bir amaç olamaz, ancak ve ancak sağlam bir yol arkadaşlığının bir durağı olur. O, ara durağı son durak zannedip araçtan inerseniz kalanında bağımlılık, sıradanlık ve tabii mutsuzlukla yaşamayı seçersiniz ama doğru “yol arkadaşı”nı bulmaya ve “ben”i kaybetmeden “biz” olmaya odaklanırsanız hayat size bonuslarla dolu bir güzel bir paket sunar. Haa eğer şanslıysanız size o peketi getiren kurye de “AŞK”tır. Aşk, Ezgi’nin kapısının önüne geldi, zili de çaldı şimdi sıra; kuryeyi, paketin sahibi olduğuna ikna etmekte.

Ben, Ezgi’nin Özgür’ü karşısında gördüğü anda boynuna atılmasını beklemiyordum. Atılmamalıydı da zaten… Söyledikleri, bir tek şey dışında tamamen de doğruydu. Özgür, onu anlamak ve ona güvenmek zorundaydı. Bir an bile kuşkuya düşmesi, bir an bile onun Serdar’la olabileceğine inanması Özgür’ün büyük hatası; mazur gösterilecek, “ama”larla zoraki bahane üretilecek bir durum değil. Bunu da Özgür’ün aşk acemiliğine verdim ben gerçi. Ama o konuşmada Ezgi’nin hatası Özgür’ü “bencil”likle suçlamak oldu. Özgür, pek çok şey olabilir ama bencil değil! “Benim duygularımı düşünmedin!” sitemini anlıyorum ama bunu bencillikle bağdaştırmıyorum. Ezgi’nin durduğu yerden gerçekten öyle görünüyor olabilir fakat Özgür, Ezgi’yi düşünemeyecek kadar korktu. Onu düşünmedi değil yani, düşünemedi… Bencillik etmedi, sadece beceremedi. Eğer mantığı onu terk etmemiş olsaydı bu hatayı da yapmayacaktı ama ne o kendini doğru anlatabildi ne de Ezgi onu dinledi.

Özgür, tam bir şaşkın ördek şu anda çünkü o, aşk acemisi… Özgür, bugüne kadar hep kadınlar için hedef tahtası olmuş ama şimdi nişan alıp atış eden o! Silahı eline ilk kez alanın da on ikiden vurmasını beklememek gerek. Evet, Ezgi’nin duygularını düşünemedi ama o anda zaten düşünmesi de mümkün değil çünkü bütün ruhunda alarmlar bangır bangır ötüyordu ve kendini sığınağa atmak zorundaydı. Ayrıca o bencilliğinden değil, Ezgi’nin onu sevmediğini düşündüğü için çok kırıldı ve içine kaçmaya daha doğrusu saklanmaya çalıştı. Onun korkusu Ezgi’nin Serdar gibi bir deniz anasıyla birlikte olması değildi, âşık olduğu kadının onu sevmemesiydi. Bunun adına kıskançlık deyin, öfke deyin, kaybetme korkusu deyin ne derseniz deyin ama “bencillik” diyemezsiniz. Bencil adam, Ezgi’nin gidişinden sonra hayatı sürdürmeye çalışırken “eski” Özgür olmayı seçerdi ki bu tiplerin en temel klişesidir: Çivi, çiviyi söker. Yeni bir çivi aramaya kalkışmadı, Serdar gibi kendine bir yara bandı bulmaya da çalışmadı aksine çevresini küçülttü, kimseyle konuşmamayı yeğledi; evinde gitarı, köpeği, kitaplarıyla inzivaya çekilmeyi denedi ve en mühimi hata yaptığını anladığı anda bir saniye düşünmeden özür dilemek için Bursa yollarına düştü. Gitti, efendi gibi özrünü de diledi ne var ki adam acemi arkadaş, acemi! Ne kendini doğru dürüst ifade edebildi ne de bozduğunu tamir edebildi, kös kös döndü geriye ve bu kez bütünüyle yanında olan “takım” olmasaydı da toparlaması imkânsızdı çünkü işin içine “gurur” u soktu.

Şimdi Özgürcüm Atasoycum; kalkıp gitmekte tereddüt etmedin, tamam. Özür de diledin o da tamam ama olayın tek suçlusu da sensin be Paşa’m! Bir özürle hallolmayacağını düşünecektin, asfaltta balık tutmakla olmuyor bu işler. Ezgi seni dinlemiyor, ona da tamam ama dinleteceksin arkadaş! “Beni dinlemedi, napayım gururum kırıldı!” diyerek bu kadar ciddi bir hata halledilmez. Haa, Ezgi de gururuna mağlup olup onu dinlemedi onun da farkındayım. Gurur, benlikle ilgili bir durumdur; aşkta “ben” yoktur “benlik” yok olur, onda “sen” ve “senin için” vardır. O yüzden “Aşkta gurur olmaz” klişesi doğmuştur ya! Çünkü aşka aykırıdır gurur ve bana sorarsanız da aşka karşı işlenmiş en büyük günahtır.

Özgür aşkın kanunlarını öyle ya da böyle öğrenecek. Hayatı boyunca hiçbir kadına “Dön!” dememiş, onlardan özür dilememiş ama o da farkında ki artık o farklı bir adam… Doğum günü notunda Ezgi’ye “Beni bambaşka bir adam yaptın.” diyor da aslında Ezgi, onu özüne döndürdü. Öte yandan ayağına kadar gelen adamı dinlemeden geri gönderen Ezgi, onun için hazırlanan doğum günü sürprizini gördüğünde yelkenleri suya indirdi. Açıkçası ilk anda kendi kendime “Bu kadar kolay mı yani?” diye söylendim ama aklıma birden ilk bölüm geldi. Soner’e doğum gününde sürpriz parti için deli gibi çırpınan Ezgi görüntüsü zihnimin sol yanına, Özgür’ün hazırladığı sürpriz de sağ yanına yerleşince resim tamamlandı. Ezgi için gereken tek şey, birinin ona kendini “özel” hissettirmesi ve birinin hayatının “bir numara”sı olması Özgür’de bunu fark ettiği an, onu affetti yani o aslında söz değil eylem istiyordu. Özgür’ün “Doğum günümüz kutlu olsun!” diyerek ilan ettiği ilişki de resmen başladı. Başladı ama pat diye olayların içine dalan Kuzen Tolga yüzünden belli ki henüz emekleme aşamasındaki bu ilişki, sınavlara girecek. Sınanmayan aşk, aşk değildir ve ben, Özgür’ün geçen hafta yaptığı hatanın rövanşının da o sınavlarda geleceğine inanıyorum çünkü Ezgi de bence “gerçek” aşkı bilmiyor ve onu salt “mutluluk” sanıyor. Oysa değil. Aşk, bir pakettir; içinde mutluluk kadar sınavlar da acı da olan bir paket ve aşkı acısından ayıramazsın.

Tolga, Özgür’ün Amerika’daki kuzeniymiş öğrendik. İstanbul’a gelme sebebini tam bilemesek de yaşam amacının Özgür’e dünyayı zehir etmek olduğunu da anladık.  Belli ki geçmişte Özgür’le arasında bir şeyler yaşanmış. Tolga’nın tüm deli dolu görüntüsünün altında çok büyük bir hazımsızlık ve çok bir kuyruk acısı var. Serdar, Yeşim ve İrem’le gücünü birleştirip Özgür’ü kuşatma derdinde onu da anladım ancak şuraya bir minik talebimi de bırakayım: Umarım, Tolga’nın çok sağlam bir dinamiği vardır. Dizi “güçlü” bir kötüyü hak ediyor çünkü. Serdar’ın Özgür’ün dişinin kovuğuna gitmeyeceği çok açık ama iticilikte Serdar’ı bile ikinci plana iten Tolga’nın Özgür’e denk bir rakip olup olmayacağını şu an için kestiremiyorum.

Tolga’nın gelişiyle saflar netleşti ve görünmez savaş da başladı. Şu an, Özgür dört bir yanından kuşatılıyor gibi görünüyor. Özellikle de onu Ezgi’yle vurmak istedikleri çok açık ancak Özgür, Tolga’yla tek başına mücadele etmek zorunda kalmayacak çünkü Ezgi’yle gelen bir “takım”ı var artık. Ayrıca Deniz ve İrem arasındaki savaş nedeniyle de Deniz, zaten varını yoğunu ortaya koyacaktır. Bir süredir âtıl kalan İrem’in de şimdi hareketlenip sahada yerini alacağı belli oluyor. Bu hareketlenmeyi de çok sevdiğimi söylemeliyim.

Bu hafta ben Özge Gürel’i en çok Bursa’da ormandaki sahnelerde sevdim. Ezgi’nin darmadağın oluşunu, acısını, kalp kırıklığını çok başarılı geçirdi ekranın diğer yanına. O kadar inandım ki onun acısına yanına gidip sarılmak ve başını alıp göğsüme basmak geldi içimden. Hele içi kan ağlarken annesine ve Ünal abisine “iyi görünme” çabasına, bir anda değişen ifadesine ve “her şey yolunda” rolüne gerçekten bayıldım. Emeklerine sağlık.

Sevgili Can’ın Ünal ve Nevin’e sevimli sevimli baktığı, asfaltta balık avladığı sahnelerdeki o çocuksu şirinliğine hayran olduysam da beni bu hafta bambaşka iki sahnede vurdu Can Yaman. İlki, terasta Fitnat’ın zevzekliğine öfkelendiği andı. O nasıl bir bakıştır Sevgili Can? Ben ekran başında iliklerime kadar dondum. Bir bakışla Fitnat’i parça pinçik edip uzay boşluğuna fırlattı. Ağzını bile açmadan, bedenini zerrece kıpırdatmadan sadece bakarak bir insan öfkeyi bu kadar mı net, bu kadar mı yoğun geçirir? Sadece helal olsun, diyebiliyorum…

Fitnat’la olan sahnesinin etkisini üstümden atamadan Tolga’yla sahnesi geldi ve bir kez daha ağzım açık izledim. Her ikisinde de öfke var ve çok yoğun bir öfke. Duygusuyla da şiddetiyle de eşit iki farklı yer… Amaaaa bambaşka bir tepki, bambaşka bir yorum ve bambaşka bir oyunculuk… Fitnat’taki kontrollü ve dondurulmuş öfke, bu kez alabildiğine ateş gibi… Yakıp yıkıyor, Tolga’yı un ufak ediyor ama yine çok kontrollü… Odayı darmadağın edip yıkıp parçalayan adam, sıra balık fanusuna geldiğinde zınk diye durmayı biliyor ve ağzından tükürür gibi “Ben senin gibi, canlıya zarar vermem!” çıkıyor. Kocaman salonda kaybolmayan, Tolga’yı toz zerresine çeviren ve bütün varlığıyla büyüyen bir Özgür çıkarıyor. Fitnat’a öfkesi ne kadar karaysa Tolga’ya bir o kadar kırmızı… Tek kelimeyle ennnn – fessss! Emeklerine, yüreğine ve hep hayran olduğum zekâna sağlık Sevgili Can!

10.bölümü çok büyük bir keyifle izledim ama haftaya 11. bölümü maalesef izleyemeyeceğim. Küçük bir tatile kaçıyorum bugün. 12. bölümde yeniden görüşmek üzere; yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde büyük yük omuzlayan bütün ekibin emeklerine sağlık, diyorum.

 

*Gripin’in, Sustukların Büyür İçinde şarkısının sözlerinden alınmıştır.

 

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.