YAZAR: Şeyma BULUT

Bu dünyadaki en kötü şeylerden biri sevdiğine inanamamak bence. İnsan, sevdiğinden şüphe duymaya başladığında kafasındaki sorular ruhunu kemirmeye başlayabilir. Kuşku büyürken aradığı cevapları da bulamıyorsa, ne yapabilir ki? İşte o zaman mantık devre dışı kalacağı için doğru soruların, yanlış cevapları insanı gerçeklerden koparabilir. Tıpkı Sancar’da olduğu gibi. Onun içindeki kıskançlık ve şüphe ruhuna öyle bir işlemiş ki ne kadar çabalarsa çabalasın bir türlü yolunu bulamıyor. Hâl böyle olunca da sürekli başa sarıyor. Bunu nasıl atlatacak inanın ben de bilmiyorum. Ancak bir şekilde, birinin yolunu açması lazım. Aksi hâlde Akın’a ve gerçeklere ihtiyacı kalmadan o duygular mahvına sebep olabilir. Arayışına son verecek mi bilemem ama bunca sırrın arasında kaybolup gitmesini de hiç istemiyorum.

Sancar, Nare’sini çok sevdi. Deliler gibi sevdi. Aslına bakacak olursanız da ona inanmayı çok istiyor. Ama o içindeki, ruhunu karartan kuşkular yok mu? Onun gerçekle arasındaki en büyük engel onlar ama bu engel bile sevgisine bir şey yapamıyor orası ayrı. Öyle ki binlerce kilometre uzakta gerçekleri ararken yüreği, onu Nare’nin senelerce onu düşünerek oturduğu sandalyeye götürdü çünkü aralarında ne yaşanırsa yaşansın kalpleri bir atıyor. İstemeseler de uzakta da olsalar yürekleri onları hep aynı noktaya götürüyor. Peki, bu adam bunları neden hep bilinç dışı yapıyor? Bir türlü kalbinin sesini neden dinlemiyor? Bu daha ilk bölümlerden beri benim aklımı kurcalayan bir soru. Vardığım sonuç şu: Sancar hâlâ Nare neden onu sevdi anlayamıyor, bence. Isabel’in Othello örneğine, bembeyaz bir kadının neden bir kara demiri sevdiğini sorması hep bu yüzden. Kendini o sevgiye layık görmemiş ki hiç. Belki birileriyle konuşsaydı bir sonuca varabilirdi. En azından sevildiğini ve bunun için Nare’nin bir sebebe ihtiyacı olmadığını anlayabilirdi. Ama o yapmaz. Derdini kimseye açmaz. Annesinin de dediği gibi, o hep susandı. İçinde yaşayan. Böyle olunca da kendi iç sesi dışında bir şeyi duymaması da normal geliyor bana. Onu asla suçlamıyorum. Bir insanı kişiliği yüzünden nasıl suçlayabilirim ki?

Sancar sekiz sene önce bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında artık. Öyle olmasa Akın’ın gırtlağına yapışır mıydı? “Benim dokunmaya kıyamadığıma ne yaptın?” diye sorar mıydı? İçten içe biliyor. Ben de Isabel gibi düşünüyorum. Sancar’ın gerçeğe değil, kalbinin sesini duymaya ihtiyacı var. Yolları sürekli pamuğuna çıkarken gerçekler ya da Akın kimin umurunda? Kendini bulamadığı sürece derinlerdeki bu savaşı asla bitmeyecek. O muharebe son bulmadığı takdirde de kendini affedemeyecek. Zaten onun meselesi Nare’yi bağışlamak değil. Kavruk’a da dediği gibi arada Menekşe olmasaydı çoktan sevdiğinin kapısını çalacaktı. O bu gerçeğin peşinde zira sorunu kendisiyle. Geçmişteki gizemi ortaya dökecek, kimin kime yazık ettiğini bularak gereği neyse onu yapacak. Peki ya sonra? Suçlu olduğunu anlayınca  yıllarca defterine “ Sancar’ı asla affetme!” yazan sevdiğine kendini affettirebilecek mi ? Şimdilik bu pek mümkün görünmüyor ne yazık ki.

Geçmişte yaşananlar bir bir ortaya döküldükçe Nare’nin neden affetmediğini anlamak güç değil. O kadar büyük bir acı yaşamış ki atlatamıyor. Neredeyse aklını kaybedecek noktaya gelmiş. Yaşadıklarının altında ezilip darmaduman olmuş. Hâlâ bazı şeyleri unutması, yer yer  kalbinin sıkışması hep bu yüzden. Zira zaman, sadece takvim yapraklarını eskitmiş. İçindeki acı da, kırıklık da olduğu gibi duruyor. Aslında bir şekilde yaralarını sarabilir. Ancaaak acının kaynağı aynı zamanda merhemi olunca işin içinden çıkamıyor bir türlü. Susuyor olmuyor, konuşmak istiyor ancak sevdiğine zarar verme düşüncesi onu korkutuyor. Tam aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık durumu. Ne yapsın bu kadın şimdi?

Tek yapabildiği içinde biriktirdiklerini Gediz’e anlatmak. Onlar buna en yakın arkadaş olmanın kuralı dese de ben içini dökmek diyorum. İnsan bazen sadece kendisini dinleyen birine ihtiyaç duyabilir. Gediz onu dinliyor, anlıyor ve yanında oluyor. Ben bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum. En azından bu iki deliden biri içini dökebiliyor artık. Darısı Sancar’ın başına.

Diğer yandan tüm bu yaşananların ortasında  Gediz’in karakterindeki farklılıkları da net bir şekilde görmeye başladığımı düşünüyorum. Ona bir bakınca diyorum ki “Yahu bu adam kimseye sesini bile yükseltemez! Yapısında yok.” Öyle bir sevecen, öyle anlayışlı. Sonra bir bakıyorum Sancar’dan daha sert. Daha katı. Nare ve Elvan’ı tüm iyiliğiyle sarıp sarmalarken Yahya’ya verdiği tepki bu farkı net olarak gözler önüne serdi.  Bunu görünce de bir tek şey düşündüm. Gediz’in bir bakış açısı var. O bakış açısına göre doğru gördüğüne başka, yanlış gördüğüne başka davranıyor. Bunu yaparken de karşısındaki sağdıcı olmuş, ablası olmuş fark etmiyor. Bu yüzden çok seviyorum ya onu. Adam net yahu! Çekinmesi yok, bir şeyi yanlış buluyorsa karşısındaki kim olursa olsun acımadan çat çat söyleyiveriyor. Ahh Gediz ahh, hiç değişmez umarım. Zira onun varlığı ne olursa olsun hem Sancar hem de Nare için önemli. Zaten bunca yaşananın arasında delirmeden duracak birine ihtiyaçları var değil mi?

Muğla’da her şey birbirine girmişken olup bitenleri hiç bilmeden hepsinin ortasında kalan bir çocuk var. Babasını özleyen, onunla ilgili hayaller kuran bir çocuk. Annesi ona her şeyi anlatsa da içindeki aile özlemi baskın geliyor işte. Eskiden olmayan bir babanın yokluğunda yaşamaya alışmıştı, zaten yoktu. Şimdiyse durum farklı. Artık bir babası var ve onunla aile olmak istiyor. Dolabında ona yer açmayı, küçücük elleriyle izini bıraktığı duvarda babasının da iz bırakmasını istiyor.

Melek’in bu masumca istekleri Nare’yi olmadık bir ikilemin içerisinde bıraktı. Bir yanda baba özlemiyle yanıp tutuşan kızı, diğer yanda kalbini paramparça eden sevdası. Beni üzense sevdiği adamın inandığı yalana istemeden de olsa ortak olması oldu. Bu kadın senelerce gerçekleri haykırdı dünyaya. İnsanlar onu duysun istedi. Akın’ın, Sancar’ın düğününü basmak için geldiği yalanına ise sesini çıkarmadı. Zira bu yanlış bilgi Sancar’ı koruyacak. Gerçeğin bu olduğunu düşünüp belki de peşini bırakacak. Hep dedik ya, Nare söz konusu sevdikleri olduğunda kendinden bile geçebilecek biri diye. Burada da yeniden görmüş oldum. Senelerce haykırdığı hakikatler söz konusu aşkı olunca geri plana çekiliverdi. Doğru mu, yanlış mı;bilemiyorum ben. Her doğru her yerde söylenmez derler ama bunca yalanın ortaya çıkması durumunda yaşanacak olan depremin enkazında etraflarında kim varsa kalabilir. Zira Sancar artık bir şeylerin ondan saklanmasından bıkmış vaziyette. Her şey ortaya çıktığında vereceği tepkiyi tahayyül bile edemiyorum.

Final sahnesine geldiğimde “Yok artık!” deyiverdim. Gerçekleri öğrenen Akın’ın dönmesi bir sorunken şimdi de işin içine Zehra girdi. Abisinin göz bebeği, iyilik meleği Zehra. Açıkçası bu karşılaşmanın da tesadüf olduğunu sanmıyorum. Bildiğim tek şey şu: Zehra’nın saçının teline dokunacak olursa, ölüm fermanını imzalamış olur.

Güzel, akıcı ve etkileyici bir bölümdü. Emek veren herkesin yüreğine sağlık. Yazıma Edip Cansever’in bu güzel dizeleriyle son veriyorum. Haftaya görüşmek üzere. Sevgiyle kalın ve mucizelere inanmaktan asla vazgeçmeyin.

İçinden doğru sevdim seni
Bakışlarından doğru sevdim de
Ağzındaki ıslaklığın buğusundan
Sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de
Beni sevdiğin gibi sevdim seni
Kar bırakılmış karanlığından.

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.