YAZAR: Tuğçe YELİZ

“Toplumsal cinsiyet eşitsizliği kadınları haklarından, bireyleri insanlıklarından mahrum eder.” diyor Nikki Van Der Gaag kitabında kullandığı bir sözünde. Bölümü açıklayabileceğim en güzel yaklaşım bu olur sanırım. İki bölümdür yüzümde gülümsemelerle kalktığım ekran karşısından bu defa pek aynı duygularla ayrılamadım çünkü.

Bölümle ilgili genel yorumuma geçmeden önce memnun olmamı engelleyen unsurlara değinmek istiyorum biraz. Afili Aşk’ın ilk bölümünde izlediğimiz kadına şiddete karşı duran görüşün aksine bir tutum vardı bu hafta. Hâl böyle olunca aklıma bir soru takıldı. “Hangisi bu yapımın gerçek savunduğu görüş?” İlk yazımda Ayşe’nin büyük abisi Rıza’nın eşine el kaldırmak yerine ters köşe yapmasını farkındalık olarak algıladığımı ve çok sevdiğimi vurgulamıştım ancak bu defa Rıza’ya ağır bir sitemim olacak; Sevgili Rıza “Kardeşime bir şey yapacak olsam çoktan yapardım.” sözlerinin aksine sergilediğin tutum sence de kendinle çelişmek değil miydi? Kadına şiddet neden sadece fiziksel temas olarak algılanıyor? Bir kadına “zengin avcısı” damgası yapıştırmak ruha temas ettiği için mi şiddetten sayılmıyor? Üstelik bu görüşü savunan en başta Ayşe’nin abileriyken! Yahu siz değil miydiniz kızı hiç istemediği hâlde sırf zengin diye Sabri’yle evlendirmeye zorlayan? Şimdi ne oldu da Ayşe para avcısı, ümit verilen Sabri meczup konumuna geldi diye sorarlar adama.

Öte yandan Ayşe’nin annesinin “Dul kadın mı veriyoruz?” sözü benim için bölüme damgasını vuran ikinci hamleydi. O nasıl çiğ bir söylemdi öyle? Evet, bir mahalle ortamı yaratılmış hikâyede ancak neden toplumun bu kadar alt seviyede olduğu ısrarla vurgulanmaya çalışılıyor anlayamadım doğrusu. Bir anne kızına bu söylemi nasıl yakıştırıyor? Bir abi sözde onun için dünyayı karşısına alabileceğini söylediği kardeşine nasıl bu kadar ters bir yaklaşımla geliyor algılayamıyorum.

İlk bölümde de aileler arasındaki fark vurgulanıyordu ama Kerem’in babası Muhsin’in esnaf, annesi Yelda’nın da adaklar adayan bir kadın olduğunun altı çizilerek aslında çok farklı yapıya sahip olmadıkları gözler önüne seriliyordu. Ancak son bölümde bariz farklılıklar ve gereğinden fazla abartılmış sahneler izlemek gözlerimi çok yordu. Bir tarafı kraliyet ailesi gibi gösterilirken diğer tarafı mağaradan çıkma olarak sergilemek bir izleyen olarak beni çok rahatsız etti. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki mahalle yaşantısı bu kadar aşağı indirgenecek seviyede değil. Yayın hayatına devam ettiği sürece bu işi severek seyretmeye devam etmek istediğimden 3. bölümde gördüğümüz bu ve buna benzer tutumların devam etmemesini ve düzelmesini umuyorum.


Kerem ve Ayşe’ye gelirsek; onları en son olaylı bir isteme töreninde bırakmıştık. Bölümün açılışı pek benim beklediğim gibi olmasa da o curcunanın içinde en sevdiğim sahne Kerem’in Berk’e “Yüzüğümle döverim seni!” dediği andı. Her ne kadar evlilikleri formaliteden de olsa onun Ayşeyi korumak için kendini ön plana atması çok hoş bir hareketti. Kerem Yiğiter, şımarıksın, çapkınsın ama yeri geldiğinde on numara adamsın.

Görünen o ki ne Ayşe’nin başı beladan kurtulacak ne de Kerem’in. Yaşanan son hadise aslında onlara birçok yerde çıkış kapısı hazırlayacak. Böylelikle eksiklerin tamamlanmasına da zemin hazırlanmış olacak bir anlamda. Başta aileler olmak üzere herkesi inandırabilecekleri afili bir hikâye çıkıverdi ortaya. Kerem ve Ayşe kurdukları bu yalan dünyaya kendilerini ne zaman kaptırır orası şimdilik muamma ama evlilikten sonra tüm bildiklerini unutup, afili hikâyeyi “afili aşka” döndürecekleri aşikâr . Zira nadiren de olsa iyi anlaştıkları zamanlarda birbirlerine olan bakışları onları şimdiden ele vermeye başladı bile.

Burcu Özberk’i çok beğendiğim bir sahneye de değinmek istiyorum bu noktada. Gelin alma merasiminde arabada gözlerini doldurup hayallerinden bahsettiği anda yaşadığı hayal kırıklığını ben ekran karşısında çok net hissedebildim. Ayrıca o sahnede kullanılan “Hayatta her şeye gülünmez, Kerem” sözünün de bölüm boyunca en çok sevdiğim replik olduğunu belirtmek isterim. Araba içinde geçen o kısacık anda gülmeyi bir anda kesip Ayşe’nin söyledikleriyle duygu değişimi yaşayan Kerem de aynı şekilde takdire şayandı. Sevgili Çağlar Ertuğrul’u da o sahnede en az Burcu Özberk kadar çok beğendim. Dolayısıyla iki oyuncuyu da sahneye hâkimiyetleri için tebrik ediyorum.


Kerem’in vicdanından dolayı değil de şirket çıkarları için evliliği kabul ettiğinin ve evlilik sözleşmesinin arkasındaki gerçeğin uzatılmadan gün yüzüne çıkmasını çok sevdim. Ayşe en azından bu oyunda eşit olduklarını biliyor artık. Bu sıralar onun şeytanlarına fazlaca kulak verdiğini hesaba katarsak Kerem gerçekten kelimenin tam anlamıyla “ayvayı yedi” diyebiliriz.

Birbirleriyle uğraşmadan iki dakika yan yana duramayan Kerem ve Ayşe çıkarları için gerçekleştirdikleri bu evcilik oyunlarını sürdürmek istiyorlarsa didişme işine biraz ara vermeliler diye düşünüyorum. Zira tehlike çanları onlar için çalmaya başladı. Tam enselerinde “açık verseler de büyü bozulsa” diye bekleyen sayıca fazla akbabalar kol geziyor.


Ceyda ve Yelda ilk fırsatta Ayşe’yi saf dışı bırakabilmek için pençelerini çıkartmış hazırda bekliyorlar. Üstelik bu kez yanlarında iki sağlam koz daha var. İki diyorum çünkü Gonca her ne kadar “Arkadaşımı afişe etmem.” modunda olsa da asıl amacının büyük balık olduğu. Ayşe’yle olan yüzleşmesinde ortaya çıktı.

Gonca’nın Ceyda’nın yaptığı kariyer ve para teklifini geri çevirmesini, arkadaşına yaptıklarından dolayı pişman olmak olarak yorumlamıştım. Onu Ayşe’nin kapısında görene kadar da aynı fikirdeydim ancak o yüzleşmede asıl amacının pastanın büyük dilimine sahip olmak olduğunu anladım. Ceyda’nın ona sağladığı imkanların bir garantisi olmayacaktı hiçbir zaman ama Ayşe, Gonca için daha güvenli bir fırsat kapısıydı artık. İlk başta daha fazlasına sahip olmak arzusuyla kapısına gelen teklifi geri çevirse de o da tıpkı Berk gibi Gonca’ya karşı koyamayacak ve daha güçlü bir “şer ittifakı” kurulacaktır. Yelda, Ceyda, Gonca ve Berk dörtlüsünün karşısında Ayşe ve Kerem’in işleri bayaği zor gibi duruyor. Eğer onları alt etmek istiyorlarsa birbirlerine karşı ördükleri duvarları bir bir yıkmaları ve birbirleriyle geçinmeyi öğrenmeleri gerekiyor. Aksi takdirde hem özgürlük hem de genel müdürlük ellerinden kısa sürede kayıp gider.


Sanırım bu konuda kendine en çok çeki düzen vermesi gereken isim Kerem, tam her şey yoluna girdi derken babasına basılması bu kez başına hangi derdi açacak bakalım?

İyisiyle kötüsüyle geride bıraktığımız 3. bölüm yorumumun sonuna gelirken “veganlık” tercihini, kadın hastalığı ya da hayvan düşmanlığı sananlar için ufak bir paragraf açarak tanımını yapmak istiyorum.
Veganlık kısaca, beslenme ihtiyacını hayvansal gıdalardan sağlamama anlamını taşımaktadır. Vegan yaşam tarzına göre hayvandan gelen et ve süt ile birlikte, yine hayvansal yağlarla üretimi gerçekleştirilen ürünlerin kullanımı doğru bulunmamaktadır.  Veganlığın temelinde çevreyi koruma, sağlıklı beslenme, dini inanışlar gibi sebepler olsa da en büyük neden, hayvanlara duyulan saygıdır.

Yani bu yaşam tarzı ne düşmanlık güder ne de bir hastalık türüdür sevgili arkadaşlar. Umarım mesajım gerekli yerlere ulaşmıştır.
Yazan, çeken, oynayan herkesin emeklerine sağlık. Haftaya görüşmek üzere. Sevgilerimle…

 

Related Article

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.