Yazar: Tuğçe YELİZ

Mutsuzluk bir anlamda umut demektir, mutluluk ise yine bir anlamda kaygı. Umut duymak da mutluluğa kavuştuğunda kaybetme korkusu taşıyacağının bir göstergesidir. Ayşe ve Kerem bu yola çıktıklarında ikisinin de tutunduğu umutları vardı ve bodoslama atladıkları yahut atlamak zorunda kaldıkları maceranın sonunu ikisi de önceden tahmin edemedi. Bu dünyadaki en büyük korkulardan biri hiç şüphesiz sevdiklerimizi kaybetme korkusudur. Hatta bu durumu yaşamamak için zaman zaman kendimizi frenleriz ama ne yazık ki bazı olayların sonunu öngörmek ve yaklaşan felaketi hissetmek güç olabiliyor.

Ben “Her hayırda bir şer, her şerde bir hayır vardır.” sözünün doğruluğuna çok inanırım ve günlük hayatımda da sık sık kullanırım. Muhsin’in geçirdiği ağır rahatsızlığın da Ayşe ve Kerem için çok hayırlı işlere sebep olacağı kanısındayım.
Ceyda ve Muammer Hoca’nın oyunu sayesinde tüm gerçeklerin Muhsin tarafından duyulması hikâyeye iki yeni kapı daha açtı. Bunlardan ilki oyunun ciddiyetiyle yüzleşme, bir diğeriyse harekete geçme oldu.


Söyledikleri yalanların neredeyse çok değer verdikleri Muhsin babalarının ölümüne sebep olması,Kerem ve Ayşe için kelimenin tam anlamıyla aydınlanma ânı oldu. Önce kendi hatalarıyla yüzleştiler ardından birbirlerine destek olarak beklediğimin ötesinde bir dik duruş sergilediler. Bu konuda özellikle Kerem’in tutumunu çok sevdim. Duyduğu yoğun üzüntüyle dolaylı yollarla da olsa Ayşe’yi hatalı bulup suçlamak yerine herkese karşı onu savunması,babasının hastalığında kendisinin de en az Ayşe kadar payı olduğunun bilincinde olarak hareket etmesi görülmeye değerdi. Kerem Yiğiter inceliğinden de bu beklenirdi zaten.  “Senin yüzünden…” demek yerine “Bu sır ikimizindi.” demeyi bildi.

Bu tatsız olay aslında Ayşe’nin de Kerem’in de bir durup nefes almasını sağladı. Didişmeyi bir kenara bırakıp birbirlerine destek olmaları hem daha da yakınlaşmalarına hem de olası bir hatırlama durumunda nasıl bir yol izleyeceklerini, gerçekten ne istediklerini anlamalarına fırsat verdi.


Muhsin, başına gelenleri bir hafıza kaybıyla atlattı atlatmasına ama Kerem ve Ayşe için bu işten kurtuluş o kadar basit değil. Aslına bakarsanız bu hafıza kaybı meselesi beni hiç ikna etmedi. Muhsin’in ne kadar akıllı bir adam olduğunu hesaba katınca tartışma esnasında söylenenleri hatırladığından tutun, Kerem ve Ayşe’nin zamanla birbirlerine karşı hislerinin oluştuğuna kadar her şeyin farkında olduğuna inanıyorum. Bu çıkarımda bulunmak için biraz erken ve zaman bizlere neler gösterecek muamma ama Muhsin’in hâl ve hareketlerine bakıldığında bir muzırluk peşinde olduğu kesin.

Bazen kendimize itiraf edemediğimiz şeylerin gün yüzüne çıkması için dış etkenlere ihtiyaç duyulabilir. Kerem ve Ayşe hem kendileriyle hem de birbirleriyle bir savaşın içinde olduğu için duygularını ortaya dökmekte zorlanıyor, zorlandıkça da hırçınlaşıyorlar ama Muhsin’in bu durumu onların her an tetikte olmasını sağlayarak tüm o didişmelerin üstüne perde çekti. Onu yeniden bir şeylere inandırmak, durumu çaktırmamak için eskisinden daha çok dip dibe olmaları ve paylaşım içinde bulunmaları bir bakıma birbirlerine olan duvarlarının da yıkılmasına sebep oluyor.


“Çok seviyoruz deriz.” Kerem’in ağzından çıkan bu cümle benim için bölümün tartışmasız altın kelimeleridir. Bu hafta izlediğimiz Kerem, duygularının daha çok farkına varmış, onları kabullenmiş ve bu durumdan kaçmayan bir adamdı.

Benim bu çiftte şikâyetçi olduğum tek durum, kıskançlıktan öteye bir türlü gidilememesi ve sürekli tekrara düşülmesi. Neden Ayşe ve Kerem dönüp dolaşıp aynı sahnelerde buluşuyor? 14 haftadır anlayabilmiş değilim ancak bu durum artık gerçekten beni rahatsız etmeye başladı. Hikâyenin devamlılığı açısından ağır işlenişini anlıyorum hak da veriyorum ancak neden sürekli kıskançlık? Sürekli başa saran Ayşe ve Kerem yerine bu çiftin arasında aşka dair daha gerçekçi anlar izlemeyi dört gözle bekliyorum. Ee izlerken “En azından Ayşe bari artık Kerem kadar da olsa rahat tavırlar sergilemeye başlasın.” diye söyleniyor insan. Unutmamak gerekir ki aşk sadece kıskançlıktan ibaret değildir. Öte yandan Kerem’in değişiminin bu denli sert yansıtılması ve bu yüzden yer yer karakterin eski ve yeni Kerem arasında savrulması beni bir miktar yordu, nadiren de olsa karakteri sorgulamama sebep oldu, bu hafta.


Geçtiğimiz haftalarda bu aşkın sahte olduğunu kanıtlayan unsurlardan bir bir kurtulmuştuk. Önce yüzükten, sonra evliliğin devamlılığını sağlayan yalanlardan; ancak bu hafta öyle bir detay vardı ki beni kelimenin tam anlamıyla mest etti ve her şeyin sil baştan yaşanacağını daha sağlam vurguladı.

Ayşe ve Kerem’in bu oyuna nasıl başladığını hepimiz az çok hatırlıyoruzdur. Evden kaçıp atölyeye sığınan Ayşe, Kerem’le ilk gerçek paylaşımı atölyede yaşmış, yalan söylenip oyunlar kurulmuştu. Daha önceki bölümlerde birçok anının yerine daha güzel ve gerçekleri konuldu ama Ayşe ve Kerem’in uzun zaman sonra birbirlerine destek olmalarıyla ilgili eski sahnelerinin neredeyse aynısıyla tekrar canlandırılması çok ince bir detaydı. O gece atölyede başlayan birbirini anlama sürecinin devamıydı adeta. Bu da demek oluyor ki Ayşe ve Kerem’in hikâyesi asıl şimdi başlıyor.


“Aşk iki yalnızlığın birbirine dokunması, birbirini koruması ve selamlamasıdır.” der Rainer Marie Rilke. Ayşe ve Kerem’in yalnızlığı birbirine dokundu, birbirini korudu ve birbirlerine destek olup onları selamladı. Geriye kartların açık oynanması kaldı. Onları daha derin ve samimi sahnelerde görmeyi dört gözle bekliyorum. Şimdi tutulan dileklerle, görülen rüyalara bir adım daha yaklaşma vakti.

“İkimizin sırrı” dediğimiz Afili Aşk 14. hafta yorumumun da sonuna geldik böylece. Bölüm genel olarak iyiydi ama Afili Aşk’ın bundan daha iyi bölümleri olmuştu açıkçası. Bunu bir geçiş bölümü olarak düşünerek hikâyenin ilerleyen bölümlerini izlemek için sabırsızlanıyorum.

Yazan, çeken, oynayan emek veren herkesin yüreğine sağlık. Haftaya önce ekran karşısında cuma günleri de @dizifilm.biz ‘da görüşmek dileğiyle. Sevgilerimle…

Benzer Yazılar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.