Site icon Dizifilm BiZ

Siyah Beyaz Aşk 12. bölüm

                                                                                                                       Yazar: Sinem ÖZCAN 

Bölümün bittiğini idrak etmem; birkaç reklama, görmeden baktıktan sonra oldu. Kafamda yanıp sönen kocaman soru işaretleriyle kalktım ekran başından. Hayal – rüya – gerçek birbirine girmiş, zihnimde bölümün bütünlüğü alt üst olmuştu. Koca bir fincan kahveyi devirip biraz durulmayı bekledim, ardından bölüm sonunu yeniden izleyip “Ne yaşadık biz?” sorusunun cevabını aradım. Dürüst olayım hâlâ kafamda taşlar yerine oturmadı, bu yazı düşündüklerimi dile getirmekten çok beynimde dönüp duranları yerli yerine oturtma çabası olacak sanırım.

Bölümü kafamda üçe bölüp düşünüyorum. İlk bölümde İdil ve Namık’ın merkezde olduğu aile içi ilişkiler var. İdil ve Yeter arasında süren bir güç savaşı ve değişen dengeleri izliyoruz. Denk güçlerin savaşında kâh İdil kâh Yeter sayı kazanıyor ama görünen o ki bu savaş yakın gelecekte sonlanmayacak. İdil, benim henüz tanıyamadığım, ne yaptığını ya da yapmak istediğini tam algılayamadığım bir karakter. Onunla ilgili düşüncelerim var aslında ama elde yeterli verim yok, o yüzden fikirlerimi bir boş sepete attım, bekletiyorum.

Ailede yaşananlardan söz ederken Cüneyt’i atlamak olmayacak. Başlardaki silik ve korkak adam, kötüye evrilerek varlığını sürdürüyor. Biz Ferhat’ın Cüneyt’ten hoşlanmadığını hatta şüphelendiğini biliyoruz ancak ilk kez Ferhat, bunu kelimelere döktü ve “Sende beni rahatsız eden bir şey var!” dedi hem de yüzüne karşı. Cüneyt yapısındaki adamlar köşeye sıkıştıklarını hissettiklerinde tehlikeli olurlar ancak bu tehlike akla dayanmadığından etkisi geçicidir ve yıkıntısı büyük olmaz. Abidin, onun ne olduğunu iyi biliyor ve Ferhat’ın burnu da onun dediği gibi iyi koku alıyor. Bu da Cüneyt’in kendi konumunu tehlikede görmesi demek. Bekleneni yapıp Ferhat’ın ötelediği Namık’a yaklaşıyor şimdilik ama yaşanan kaos, bence Cüneyt’in boyunu aşar. Onun balonunu biri söndürecek de bu Ferhat mı olur, Abidin mi yoksa tamamen sürpriz bir isim mi; göreceğiz.

Zihnimde bölüm üç parça demiştim. Bu parçalardan ikincisi Ferhat’ın babasıyla ilgili gerçeği öğrenmesi elbette. Hafta içi gelen fragmanlarda, Ferhat’ın Aslı’nın mesajından gerçeği öğrenmesinin hayal olduğunu sezmiştim. Nitekim öyle de oldu. Yüreğim keşke o mesajı okumuş olsaydı Ferhat diyor ama aklım bu çatışmanın bir süre daha çözülmeyeceğini çünkü Aslı ve Ferhat arasında bu konunun sorun çıkarması gerektiğini söylüyor.

Aslı’nın yanlışlıkla attığı mesajı Ferhat okuyamadan Yeter onu sildi ve sır, şimdilik yine hasır altı edildi. Gerçi Aslı mesajı attığı anda çok büyük bir pişmanlık yaşadı çünkü gerçeklerin Ferhat’a büyük zarar vereceğinin farkında. Ancak bu noktada bir miktar itirazım var, söylemezsem dilim şişer. Aslı’nın, yanlışlıkla mesajı Ferhat’a gönderdiği andan itibaren büyük bir çaresizlik ve korku yaşadığını gördük iyi de WhatsApp uygulamasında, karşı taraf okuyuncaya dek gönderilen mesajı silebilme özelliği var. Hadi Aslı kızımız, bunu bilmiyor ya da akıl edemedi diyelim; Ferhat odaya girince oda kapısını kilitliyor gibi gördüm ben, o zaman Yeter içeri nasıl girdi de mesajı sildi? Canım, kadının belki yedek anahtarı vardır, diye kendi tezimi çürüteyim; içeri girdi ve mesajı sildi ona da tamam iyi de Ferhat niye o mesajın nasıl yok olduğunu sorgulamaz? Kendi silmediğine göre o mesaj birden nasıl buharlaştı da Aslı’ya ne yazmıştın diye sorma gereği duydu ki Ferhat? Sözünü ettiğim, bütün içinde ufak detaylar olabilir ama sağlam bütün, dikkatle döşenmiş ayrıntılardan oluşur. Ferhat, o mesajı okumaması gerekiyorsa okumaz ama bu sekans çok daha dikkatle oluşturulamaz mıydı, diye soruyorum kendime.

Ferhat’ın mesajı okuma ihtimaline karşılık Aslı’nın kurduğu hayal oldukça gerçekçiydi, kabul etmek gerek. Hele Aslı’ya dönüp “Sen bunu benden nasıl saklarsın?” demesi işin can alıcı noktası ve aynı zamanda geleceğe yönelik bir ekmek kırıntısı… Ferhat, her şeyi öğrendiğinde bu, Aslı’yla aralarında ciddi bir kriz yaratacak, orası belli. Aslı da bunun pekâlâ farkında olduğunu kurduğu hayalle bize yansıttı. Söylemeden geçmeyeyim o hayal sahnesinde İbrahim Çelikkol performansına bir defa daha şapka çıkardım ben. Sahnenin bütün duygusunu tek başına sırtlayıp öyle yükseldi ki hayali buysa gerçeği nasıl olur acaba diye düşünmeden edemedim.

Aslı’nın Ferhat’tan sakladığı ikinci bir sır daha var ki o da Gülsüm’ün bebeği… Üstelik Aslı bilmese bile Abidin de Gülsüm, bebek ve Cüneyt’le ilgili gerçekleri bilenlerden biri. Bunlar ortaya çıktığında Aslı’nın da Abidin’in de Ferhat’la çok büyük sorun yaşamaları kaçınılmaz.

Beynimdeki üçüncü odacıkta Aslı ve Ferhat ilişkisi oturuyor, elbette. Aslı’nın gördüğü rüya benim için onların ilişkisini en güzel özetleyen metafor aslında. Onlar bir ateş çemberinin tam ortasında birlikte olmaya çalışan iki âşık… “Ateş çemberi” bu ilişkinin en büyük dinamiği… Asla dingin olmayan ve olmayacak, asla huzur vermeyecek ve asla kaygısızca yaşanmayacak bir ilişki onlarınki.

Aslı, havaalanında Ferhat onu bırakıp gittiği andan itibaren kendi duygularını tamamen kabullenmiş ve Ferhat’a duyduğu aşka teslim olmuş durumda… Geçen bölümün sonunda iç sesiyle “Senin kadar güzel adam tanımadım!” derken hem kendine hem bize o aşkı açıkça itiraf etmişti zaten, bunu bilmeyen bir Ferhat kalmıştı o da Cem sayesinde işitti. İşitti dedim çünkü duymakla algılamak aynı şey değil. Ferhat, “Bir tek masaldan başkasını sevmem, ben!” diyerek kendini hâlâ “Güzel ve Çirkin” masalında çirkin olarak konumlandırmakta çünkü. Nitekim kardeşine de açıkça “Ben çirkinim!” dedi. Hatırlayalım mı masalı? “Çirkin, güzel kızın kendisine âşık olup olmayacağını düşünürmüş.” Düşünürmüş diyoruz da o düşünmekte “inanamamak” var aslında, Aslı’nın kendisine âşık olamayacağını düşünmek var, “Niye benim gibi bir adamı sevsin ki?” duygusu var.

Oysa Aslı, ona duyduğu aşkla birlikte Ferhat’ı da olduğu gibi kabullendi. Ormanda kendisine silah doğrultan çocuğa “Kaç çocuğum, kaç; seni öldürür!” derken Ferhat’a öfkeli, kızgın ya da kırgın değil sadece onu “katil” kimliğiyle kabullenen Aslı’yı gördüm ben. Şu an o “katil” kimliği öteliyor Aslı ve sadece Ferhat’ın içindeki güzelliğe odaklanıyor, onun zarar vericiliğini değil daha fazla zarara uğramamasını düşünüyor.

Ferhat’ın derdiyse kendi duyguları değil. O da iç sesiyle defalarca kendine ve bize duygularını vurguladı. (Bu arada iç seslerin kullanımına bayıldığım söylemiş miydim? O kadar yerli yerinde ve sahnenin bütününe öyle güzel monte edilerek veriliyor ki iç sesten hiç haz etmeyen ben, her seferinde hayran oluyorum) Onun asıl derdi bugüne kadar bütün sevdiklerini kaybetmiş bir adamın korkusu: Berber Necdet’i, Yiğit’i hatta Gülsüm’ü kaybetmiş ve bunun sorumlusu olarak da kendini görüyor. Kötüyü seçmesinin bedeli olduğunu düşünüyor. İlk kez âşık oldu Ferhat. Hem de pırıl pırıl, bembeyaz bir kadına âşık. Bir yanı o kadının kendisini sevemeyeceğini düşünüyor (çünkü kendince o sevgiye layık değil) bir yanı onu da kaybedeceğinden korkuyor ama Aslı hayatına girdiği andan beri hiç alışmadığı bir durumla karşı karşıya Ferhat: Yaşananları, hayatı, duygularını ve Aslı’yı kontrol edemiyor.

Aslı’yı vurması gerekirken vuramıyor; dayısından onu koruyamayacağını hissediyor ve yüreği kanaya kanaya Aslı’yı azat edip uzağa gönderiyor, bir bakıyor ki uzaklaştıramamış; üstelik de tam aksine öteye gönderdiği kadın, kollarını açarak ona gelmiş. Aşk, Ferhat için büyük zaaf ve ilk kez tanıdığı bu duyguya hükmetmesi imkânsız, Aslı’nın açılan kollarının arasına girmekten başka şansı yok onun ve zaafına yenik düşüyor. Yeniden alıp yanı başına oturtuyor onu, çaresiz.

Aslı’nın “Beni bir başıma niçin bıraktın, Ferhat?” sorusu bana kalırsa Ferhat’ın tetikleyicisi… Dili “Öyle gerekti.” derken yüreği “Seni hiç bırakmadım” diyor, doğru da… Aslı’dan bir an bile uzaklaşmadı ki kalbi, aklı ve ruhu… O noktadan sonra artık geri dönülmez an geliyor, elbette. “Üşüyen” Aslı’nın ısınmaya, Ferhat’ın da susuzluğunu dindirmeye ihtiyacı var. İlk anda “Bu da mı hayal?” düşüncesiyle yaklaştığım o öpüşme gerçekleşiyor. (Bölümün etkisinden sıyrılıp tepeden bakmayı başardığımda, öykünün akışının hayal olmadığını belirttiğini gördüm elbette ama izlerken ayırt etmem pek de kolay olmadı.)

Yaşları otuzu geçmiş üstelik evli iki aşığın, liseli sevdalılar gibi öpüşüp birbirlerinin göğsünde coşkularını dindirmeleri elbette ki gerçekçi değil; öpüşme o aşkın fitilini tutuşturduysa ardından sevişmenin gelmesi de kaçınılmaz. Kaçınılmaz da Ferhat’ın son anda sırtını dönüp yatması da sadece Aslı’da değil pek çok kadın izleyicide soğuk duş etkisi bıraktı mı bıraktı. Amaaaaaa….

Biraz durup düşünmek gerek, her şeye rağmen. Aşkı kabul edip ona teslim olan Aslı… Ferhat, bundan alabildiğine kaçtı, şu ana dek. (Aslı’nın Ebru’ya “Bir de baktım kaçmaya çalışan ben, kovalayan; kovaladığını sandığım Ferhat, kaçan olmuş.” demesi bundan) Üstelik o içedönük bir adam, onun kelimelerle işi yok. Anlatmayı sevmiyor Ferhat, o aksiyon adamı. Duygularını da anlatmıyor, gösteriyor. Benim için sevdiğini öperken ağlayan Ferhat, ona sırtını dönüp yatan Ferhat’tan daha gerçek çünkü ilkinde bilinçdışı ikincisinde bilinç hâkim.

Bilinci devreye girdiği anda, Aslı’dan uzaklaşıp içine kaçıyor Ferhat. Aslı’nın sorduklarına sözcüklerle cevap veremez, o. Zira o an ödü patlıyor. Yine birini çok sevip yakınına çekti ya o da diğerleri gibi ondan uzaklaşır, ulaşamayacağı yerlere giderse korkusu bu. Bildiği tek şeyi yapıyor, sevdiğine sırtını dönüyor ve kendine kapanıyor.

Peki ya Aslı?..

“Ben sadece âşık olduğum adamı öperim!” demişti Aslı ama Ferhat’a bunu değil devamında söylediği “Sana sevmediğin bir kadını öpme, demedim mi?” hatırlatmasını yaparak gizliden aşkını ona ilan etti. “Üşüyorum, beni bırakma!” dediği adam, onu sımsıkı sarmalaması gereken adam, bir anda ona sırtını dönüp yatarsa incinmez mi? Hem de nasıl incinir!.. Cem, tam o anda gelmeseydi ve olayın seyri değişmeseydi o kırgınlığı çok daha net hissedecektik. Aklıma, Cemal Süreya’nın çok bilinen “Annesinden dayak yediği hâIde yine ‘Anne’ diye ağIayan bir çocuktur, aşk” sözü geldi. Aslı’nın sevdası “Anne diye ağlayan çocuk sevdası”… Yapacak bir şey yok! Bütün yüreğimle Aslı’ya hak veriyor ve Ferhat’a çok kızıyorum ama Ferhat’ı anlıyorum.

Ferhat’ı düşündüğümde de aklıma Attila İlhan düşüyor: “… Git başımdan, ben sana göre değilim/ Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim/ Benim yağmurumda gezinemezsin, üşürsün/ … / Uykularımı uyusan nasıl korkarsın / Hiçbir dakikamı yaşayamazsın / Benim için kirletme aydınlığını /Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim / … /Git başımdan, seni seviyorum” durumu onunki…

Kolay olmayacak hem de hiç kolay olmayacak, bu aşk…

 

Exit mobile version