Site icon Dizifilm BiZ

Sen Anlat Karadeniz 11. bölüm

                                                                                                                   Yazar: Sinem ÖZCAN

Ekran başından ben de çoğumuz gibi dev bir soru işaretiyle kalktım.Geceden beri matematik problemi çözer gibi denklemi kuruyorum. Değişkenleri hesaplıyorum. Her argümanı değerlendiriyorum ama sonuca varamıyorum. Haftalardır “Bomba geliyor, bomba geliyor!” diye tellallık yaptıktan sonra bölüm sonu, kendime “Hah, al sana bomba! Kucakla; otur, bekle!” diye çıkıştım: “Vedat, ne söyledi de Tahir, onu öldürmekten vazgeçti?” Cevabım yok; bırakın cevabı, tahminlerim bile zayıf. Yorumun sonunda bu konuya tekrar döneceğim ama niye bu noktaya bu kadar takıldığımı bir açıklayayım, izninizle: Bu karar, Tahir’de önemli bir dönüşüm yaratacak da ondan…

Dizide Nefes’in hikâyesini izliyoruz, doğru ama bu hikâyeyi anlatan daha doğrusu “Sen Anlat Karadeniz, ben anlatınca “deli” diyorlar!” sözüyle öyküyü anlattıran Tahir. Kurgunun en önemli kuralı kahramanların ama özellikle ana kahramanların olaylar yardımıyla kendi içsel dönüşümlerini yaşamalarıdır. Nefes, bunu Vedat’ın elinden kurtulduğu günden beri acısıyla tatlısıyla yaşıyor. Tahir’e gelince bu bölüme dek, bile isteye üstü örtüldü onun iç dünyasının. Biz, şu ana dek Tahir’in bir, “deli” olduğunu; iki, “Nefes’e sevdalandığını” biliyoruz oysa Tahir, Nefes’i ilk gördüğü andan beri dönüşmeye başladı yavaş yavaş.

Kendi kuralları ve değerleri olan, hiç sevdaya düşmemiş bu sayede de sevdası yüzünden sınanmamış bir genç adam, Tahir. Hani, insan ismini yaşatır derler ya o da gerçekten adı gibi temiz hem de tertemiz bir insan… Gel gör ki yaşadıkları; kendi iç dünyasında bildiği, tanıdığı ve hatta anladığı şeyler değil. Aykırı bir aşka tutuldu bir kere. O aykırılığı kendisi önemsemiyor ama çevresindekilerin buna tepkisinin gayet farkında… Sevdalı olduğu kadına “Gel, yârim ol!” diyemiyor. Hem o kadının hem de etrafındakilerin farkında… O kadının yanında durmaktan ona “hemnefes” olmaktan bir an vazgeçse hem Vedat’ın hem Karadeniz’in onu lime lime edeceğinin de farkında… Bunların sadece biri bile “ilk aşk”ını yaşayan bir adamı alaşağı etmeye yeter!

Tahir; çözüm odaklı ve net bir adam… öyle Fransız bohemleri gibi tereddütlerle, ikilemlerle, bunalımlarla hiç işi olmaz. Ne yaşadığına bakar, ne hissettiğini algılar, ne yapacağını düşünür; ardından hiç beklemez, “Bismillah”ı çekip yola koyulur, ardına da bakmaz. Nefes’i ilk gördüğü andan beri de aynı çizgide oldu; gizlemedi, saklamadı, kıvırmadı, eveleyip gevelemedi ve asla sabretmedi. Zira onun en temel özelliği “sabırsız” oluşu. Bölümü izlerken ben en çok Osman Hoca’nın tavrına şaşırdım. Medreseye tövbe namazı kılmaya gelen Tahir’in niyetini gayet iyi biliyor, Osman Hoca. Bildiğini de Tahir’e belli ediyor, Tahir de inkâr etmiyor hatta söylüyor Vedat’ı öldürmeye gittiğini. Osman Hoca, Tahir’in ardından sadece “Sabır evladım, sabır!” deyip kuran okumaya geri dönüyor. Şimdi normal mi bu? Bırakın onun Tahir’i çok sevmesini, Osman Hoca gibi bir din adamı, “Ben katil olmaya gidiyorum!” diyen adamı niye durdurmaya kalkmaz? Bilmez mi en büyük günahlardan birinin can almak olduğunu? Ama oralı bile olmadı. Niye? Tahir’in bunu yapamayacağını çok iyi biliyor da ondan… Herkesin paniklediği, Tahir’in deliliğinden korktuğu yerde bir tek o sakindi ki o, Tahir’i en iyi tanıyan adam… Şimdilik bu çıkarımı da alıp koyuyorum bir yana ve bölümde yaşananlara doğru yürüyorum, yavaş yavaş.

Vedat’ın velayet planı, Berrak’ın verdiği ilaçların yardımıyla işliyordu, işleyecekti de Berrak’ın vicdanı onu zorlamasaydı ve Tahir alıp Nefes’i doktora götürme akıllılığını yapmasaydı. Aslında hâlâ plan geçerli ve büyük engeli de yok ama iki noktada içimizi rahatlattı. Berrak da Vedat’ın mağdurlarından biri… Onun tehdidiyle Nefes’e ilaç veriyor, biliyoruz ama yüreğimin bir yanı da “O da Nefes gibi teslim olmadan direnseydi, keşke!” diyordu. Nefes’in yaşadıklarını görünce halüsinasyonlar şimdilik durakladığına göre ilaç vermeyi bıraktı diye düşünüyorum üstelik Vedat’a “İlacı veriyorum” yalanını da söyledi. En azından bu da onun çaresizlikten bu işe dâhil olduğuna beni ikna etti. Berrak’la ilgili kuşkuları olan sadece ben değilim ki Fatih de parmak izinden kimlik tespiti düşüncesiyle dokunduğu bardağı almayı akıl etti. Öte yandan büyük sürpriz Berrak’ın Necip’in kızı olması… Orada belirsizliklerim sürüyor hâlâ… Nefes, kâbus gördüğünde Berrak, Yiğit’e “Annene sarıl, benim annem bunu yaşadığında ben sarılırdım; iyi gelirdi.” demişti. Ben de bu bilgiyi alıp zihnime yazdıydım çünkü aynı durum yaşandıysa Berrak’ın annesi de şiddet mağduru olabilir. Üstelik baba – kızın ilk karşılaşmasında Berrak’ın soğukluğu da bende aynı etkiyi uyandırdı. Necip’in sağlam ayakkabı olduğuna inanmıyorum ama sorunun çözümündeki kilit rollerden biri onun olacak gibi hissediyorum.

Nefes’in doktora götürülmesi yapılacak en doğru hareketlerden biriydi ve zaten gündemdeydi. Halüsinasyonlar ilaçtan olsa da kâbuslar “Travma Sonrası Stres Bozukluğu”ndan kaynaklanıyordu ve Nefes’in işinin ehli bir doktorun terapisine şiddetle ihtiyacı vardı. (İşinin ehli diyerek nasıl vurgu yapıyorum, gördünüz mü? Zira ben pek sayın doktorumuza Mercan adına talibim. İsteyenin bir yüzü…) Onu kolundan tutup doktorun kapısına diken, Nefes’i yüreklendirip doktora açılmasını sağlayan ve kendisi kapının dışında dokuz doğuran Tahir Beyciğim izninizle sizi “Nesli Tükenmekte Olan Canlıları Koruma Kanunu” kapsamına aldırmayı teklif ediyorum. Nasıl duru bir zarafet ve nasıl hesapsız kitapsız bir ince düşüncedir, o öyle…

Tahir’in tavrını yüreğimde alkışlarken Nefes’in doktora “Biz bu kadar çoksak niye, kimse bizi görmüyor?” deyişi de ciğerime işledi. Niye biliyor musun Nefesçiğim? Çünkü biz, kafamızı kuma gömersek kendi sığ dünyalarımızda mutlu mesut yaşarız zannediyoruz da ondan, güzel yüreklim! Çünkü biz, ancak tetik bize doğrultulunca “Yandımmmmm!” diye feryat etmeyi, yardım dilenmeyi düşünecek kadar benciliz de ondan be kuzum ve çünkü biz, bize dokunmayan yılanları görmezden gelmeyi çok iyi becerecek kadar duyarsızız da ondan yengem!

Velayet kazanılsa da kaybedilse de Nefes’e terapi çok iyi gelecek, orası belli. Nefes’i kolundan tutup doktora götürecek bir Tahir’i var ama en az onun kadar hasarlı Mercan söz konusu oldu mu “Benim kızım deli değil!” diyen kara cahil analar devreye giriveriyor. Mizacından gelen yumuşak huyu, anne ve babanın yetiştirme hatasıyla birleşince özgüveni sistematik olarak yok edilmiş, kendini önemsiz ve değersiz hisseden Mercan’la karşılaşıyoruz işte! Üfürükçüden, şarlatandan medet uman ama iş doktora geldi mi “deli değil ki” zırvalığına sığınan kara cahil Türkanlar bir gün biter misiniz, bilemem ama bari azalın. Azalın da kendini jiletleyen sorunlu Mercanlar, okulda anasından babasından öğrendiğini satan acımasız bücürler ve bağnazlığınızla büyüttüğünüz sevimsiz Nazarlar da tükenmeye başlasın! Onların yerini; enkaza dönmüş yüreklerine bakmadan Tahirlerin fırtınalarını dindirmeye çalışan Nefesler alsın!

İlk defa yüreği aşka düşen Tahir’in sezgileri bu herkese nasip olmayan duyguyu yaşamak için, en doğru kadını da seçip ayırıverdi. “Deli” Tahir’e bir tek Nefes’in sükûneti, umudu ve yormadan seven yüreği tahammül edebilir. O, Karadeniz gibi köpürdüğünde bir tek Nefes’in kıyısında diner öfkesi, bir tek o yanağını okşadığında Tahir “nefes” alabilir. İşte, bu yüzden dilinin ucuyla değil yüreğinin bütünüyle “Nefes’im!” deyişi…

Kayalıklarda “O şerefsiz senden Yiğit’i alamayacak!” diye haykırdığında “Senden değil BİZ’den…” diyerek Tahir’den ayrı olmadığını ve “BİR” olduklarını dillendiriverdi, Nefes. Hâlâ bir “enkaz” olduğunu, hâlâ Tahir’e yâr olamayacağını düşünse de henüz farkında değil ama o aşamayı öylesine su gibi akıp geçtiler ki… Hangi mutlu, huzurlu ailenin kapısını çalıp içeri girseniz “Yemekte ne var?” diyen, kırk yılda bir mutfağa girdiğinde karısına seslenip “Peynir nerde?” diye soran; çocuğunu okuldan alıp gece yatağına uyutmaya götüren; karısının gözlerinin içinde kaybolan bir adam bulursunuz. Söyler misiniz bana, Tahir’in o adamlardan ya da Nefes’in, sevdiği adam eve girdiğinde tamamlandığını hisseden o kadınlardan ne farkı var? Ah, bir de bir canavarın hayaletiyle savaşmak zorunda olmasalar!..

Vedat canavarı, sadece Nefes’e hayatı zindan etmiyor artık. Ne yazık ki Tahir’i de vurdu, hem de en ağırından vurdu. Sarıldığı kadının bir an bile olsa onu Vedat zannetmesi, Tahir’in artık en büyük korkusu… Öyle bir kâbus ki bu, içi gitse de yüreği Nefes’e deliliğine yakışırcasına koşsa da ona dokunamıyor. Nefes, ne kadar “Ben, seni hiç o sanmadım!” dese de “Ya olursa…” korkusu elini kolunu bağladı Tahir’in. Nefes, o canavarı bütün hücrelerinden söküp atana dek, Tahir’den de gitmesi imkânsız bir endişe bu. Bana sorarsanız, Tahir’in kendisiyle kavgasını başlatan da “Hemnefes olayım dedim, nefsime yenildim!” dedirten de bu oldu, zaten!

İşte bu kâbus, ona Vedat’ı öldürme planını yaptırdı. Tahir açısından baktığınızda plan kusursuz… Vedat’ın cezası ancak ölüm olur ve o ölmeden Nefes’e huzur yok. Tahir’in bu hayatta en çok istediği şey, Nefes’in huzura ermesi… O zaman yapılacak şey belli: Vedat’ı öldürüp Nefes’i kurtarmak… Burada Tahir’in payına düşen de 24 yıl hapis… Ama o bu hapse çoktan gönüllü çünkü kendi nefsinin de cezalandırılması gerek. Vedat ölü, Nefes iyi ve huzurlu kendi nefsi de kilit altında… Böylelikle herkes hak ettiğini bulmuş olacak, ona göre… Bu plan mükemmel işlerdi, işlerdi de hesapta olmayan tek durum oluştu: Vedat… Görüp görebileceğimiz en kronik yalancı, en sağlam narsist ve en şeytani zekâya sahip sosyopat duruyor, karşımızda. Silah beynine dayanmışken öyle bir şey dedi ki cehenneme giden uçağının rötar yapmasını sağladı.

Evet, yeniden geldik bölümün en kilit noktasına… Ben Tahir olsam ne söylerse söylesin o tetiği çekmiştim de Tahir en zayıf noktasını Vedat’ın avcuna koydu: Allah korkusu… Ne söyledi bilemem ama ben Vedat’ın tam da buraya oynadığını düşünüyorum. Öyle olmasa Nefes’e “Seni kurtaramadım!” demezdi. “Seni kurtaramadım”da hem yenilmişlik hem de çaresizlik var zira. Vedat’ın “Allah korkusunu” kendini acındırma, merhamet dilenme kısacası “ben ettim sen etme” ile uyandırmayacağı açık. Unutmayalım Tahir, bir başkasının yaptığı yanlıştan utanıp Nefes’in gözünün içine bakamayan adam… Bu çizgideki bir adamı, ancak ve ancak kendini, o Vedat şerefsiziyle aynı çizgide görmek yıkar! Benim tahminim Vedat tam da buraya oynadı. Nasıl yaptı, ne dedi, Tahir’i bu denli nasıl manipüle edebildi; bilemem ama bildiğim; Tahir, yalnızca “insanlığını kaybettiğini” düşünürse Nefes’i kurtarmaktan vazgeçer çünkü o zaman nefsinin onu ele geçirmesine izin vermiş olur ve bırak yanında olmayı Nefes’i sevmeye bile hakkı olmadığına inanır.

 

Exit mobile version