Site icon Dizifilm BiZ

Erkenci Kuş 35. bölüm

                                                                                              Yazar: Sinem ÖZCAN

Erkenci Kuş’ta, Sanem’in dağ evine gidip aralarındaki buzları eritmesinde noktalamıştık geçen bölümü. Aslında, işi inada vurmasalar bu kadar uzamayacaktı olay ama aşkın tadı tuzudur inat, deyip gençliklerine veriyorum.

Kendi sorunlarını şimdilik çözmüş görünüyorlar ama Hüma Hanım sayesinde ithal ettikleri, belli ki başlarını bir süre daha ağrıtacak. Polen’in bitmek bilmeyen yapışkanlığı ve hâlâ asıl amacını anlayamadığım Yiğit’in, ablasının yolundan gidişi duygularını değil ama hayatlarını bir süre daha karıştıracak gibi. Araları düzeldiği anda Sanem’in nerede çalışacağı gündeme gelecekti ve Can’ın Fikri Harika’ya dönmesi için Sanem’e baskı yapacağından da emindik. Ben, hâlâ aynı noktadayım. Sanem, yayınevinde çalışmaya devam etmeli. İş yaşamında Can’dan bağımsız olması adına bu, bana daha doğru geliyor ancak Can’ın bunu giderek “Ya olacak ya olacak” aşamasına getirmesini beklediğimden de Sanem, ne kadar direnebilir pek emin değilim. Sanem’in şirkette olması ya da olmaması Hüma Hanım’ın düşündüğünün aksine onların ilişkisini hiç etkilemez ama Yiğit’in “Oyun oynamak istiyorsan oynarız, Can Divit.” demesinden anlaşılan Sanem, Fabri’den sonra yeni bir sözleşme krizi doğuruyor.

Yiğit’in, Sanem’in henüz “olmayan” kitabı için kapak tasarımı peşine düşmesi, daha başlanmamış kitap için satıştan yüzde vermeye kalkmasını izlerken içimden “Yiğit, hazır elin değmişken bana da bi’ kitap çıkar bari.” diye söyleniyordum ki gerçek niyeti ortaya çıkınca durumu kavradım. Anlayamadığım sadece Yiğit’in bu noktaya nasıl geldiği? Tamam, Can’la birbirlerini sevmediler kabul, Sanem’i Can’a kaptırdığını da düşünüyor olabilir ona da peki ama benim dümdüz çalışan zavallı beynim, profesyonel bir iş adamı, kişisel duygularla nasıl iş yapıyor onu pek anlamış değil. “Dizidir, bu dizi…” deyip geçiyorum ve olayın sonucuna odaklanıyorum. Anlaşılan o ki Sanem, işten ayrılıp yeniden ajansa dönmeye karar verdiğinde Yiğit’in elindeki sözleşme ve şu ana kadar tanımadığı yüzüyle karşılaşacak. Mevkıbe’nin kızına “Sevmedim ben, bu adamı!” demekteki haklılığı da bir kez daha ortaya çıkacak. Yalnız yine de içimden bir ses, Yiğit’in Sanem’i kullanarak aslında Can’a zarar verme derdinde olduğunu söylüyor. Gerekçesini bulamasam da liseli genç rekabetine girmesinin altında başka bir neden olmalı, umudundayım.

Sanem, Can’la ilişkisi yeniden yoluna girip kazanan taraf olunca Polen’e çok takılmamaya başladı ama ben onun kadar iyi niyetli ve âşık değilim, tabi. Bu yüzden de ben, hesabı kapamadım Can Divit! O Polen’e haddi bildirilecek, işte o kadar! Senin derdin Yiğit’le biliyorum ama benimki seninle ve Polen bunun ilk adımı. Vırt zırt ofise damlamasını, sakız gibi yapışmasını ve o tepeden tepeden konuşması bitirmek de senin işin. Kırılırmış, incinirmiş, eski dostmuş anlamam, Öyle bir sınırı çekmelisin ki kuyruğunu kıstırıp kenara çekilmeli artık. Anlamıyorsa anlatırsın, hem de öyle bi’ anlatırsın ki Sanem’e cümle kurmak yerine uzay mekiğinde aşçılık yapmayı yeğler. İkinci adımı da pek sevgili (!) anneciğin için atman gerekecek. O iş öyle “Ben sana ne kadar değer verdiğimi ona anlattım, o da anladı!” demekle olmuyor. Sen önce bu “anne”ci kıvama nasıl geldin, bana bi’ onu söyle.

Hüma Hanım’la karşılaştığımızdan beri onu mümkün olduğunca görmezden gelmeyi yeğliyorum ben çünkü Polen’de bile sabrımı zorlayan yapaylığı Can Divit’in annesinde görmeye tahammülüm yok ama kadın geldi, yerleşti. Onunla da kalmadı, yıllardır oğlunun doğru bildiği her şeyin yanlış olduğunu da koydu önümüze. Eğer anlattığı doğruysa kendi hayatı için yaptığı seçime kızamam. Hiçbir kadın onu aldatan adamla, sırf çocukları var diye aynı hayatı sürdürmek zorunda değil. Söyledikleri doğru da olabilir, ben ikna olmasam da kocası onu tehdit etmiş ve evladından koparmış da olabilir; buna da lafım yok. Ben, onun yıllardır kendinden uzak duran oğlunu kazanmak için çaba gösterdiğine, derdinin bu olduğuna inanmıyorum. O, dünyayı kendi etrafında dönüyor zanneden, herkesin hayatına biçim verme hakkını kendinde gören, alabildiğine sığ ve yapay bir kadın. Tamam, Can onun gerçek yüzünün farkında ama sonuçta yıllardır ayrı kaldığı annesi bu kadın ve ona haksızlık etmiş olmanın rahatsızlığını yaşıyor, bunu da anlıyorum. Anlamadığım sadece aradaki mesafeyi duygusal olarak bu kadar çabuk kapatması oldu Can Divit’in. O da annesi gibi yaşananların üstüne bir sünger çekip normal bir ana – oğul ilişkisi götürüyor. Aklı ve yüreği Sanem’le dolu olduğundan annesiyle uğraşmak istemedi, diyor ve buna da umursamıyorum ama yemekte yaşananlar için mazeretin yok Can Divit. Seçilen restorandan, sipariş edilen ıstakoza kadar her şey Hüma Hanım’ın niyetini ortaya koymuşken ipleri niye eline almadığının açıklamasını bir yap, bakalım! Orada aşk sarhoşu da olamazsın, annesini mahcup etmek istemeyen iyi niyetli evlat da… Bu kez Sanem’i de ezmiyor sadece, Aydın ailesinin tamamını hedefe koydu ve bunu da çok ucuz bir yöntemle yapıyor. O zaman aynı ucuzlukla tepki görmeli. O noktada Hüma Hanım’ı durdurmaya çalışmak Emre’nin değil Can’ın işi. Üstelik Can, bunu tek cümleyle halledebilecek bir adam ama kız istemeye gitmiş acemi damat tavrıyla sus pus oturmayı seçti, niyeyse. Eve gelince yapılan konuşmanın da Sanem’den annesi adına özür dilemenin de benim gözümde kıymeti yok. O özür Aydın ailesinin hepsinden dilenmeliydi, Sanem’den değil. Hem de öyle kıyıda köşede Sanem’le buluşarak da değil, evin kapısını çalıp Nihat Aydın’ın bizzat karşısına çıkarak dilenmeliydi. Her şeyden önce haksızlığa tahammülü olmayan Can Divit’e bu yakışırdı, durumu idare etmeye çalışmak değil. Olmadı, Can Divit; otur, sıfır!

Aynı sınavda bir sıfır da Sanem Aydın’a geliyor, Sinem’den! Anneni idare etmeye kalkışmak hele hele onun adına özür dilemek de nedir, kızım? Hayırdır? Senin ailen hele annen, bu yemek davetinin neresinde hata yaptı da özür diliyorsun, sen? Nerden çıkıp geldiği belli olmayan bir züppe kadın, seni ezip duruyor sesin çıkmıyor. Tamam, kayınvalide adayıdır deyip edepli durmaya çalışıyorsun, anladık. Aynı kadın senin aileni aşağılıyor, görgüsüz diyor, kültürsüz diyor, durmuyor sana ve ailene “servet avcısı” diyor ve sen “Annem de idare etmeliydi ama…” deyip özür diliyorsun. Ay, bak yine sinirlendim. Sen bi’ baksana bana! Ömrü boyunca Can’ı geçtim Emre’ye dahi senin annenin sizler için yaptığının yüzde birini yapmamış bir kadından bahsediyoruz burada. Onu da geç, üzerindeki tasarım kıyafetleri çıkarsan mahalledeki Aysun kalitesinde bir kadın bu. Sen neyin saygısında, neyin hürmetindesin; anlamadım ben? Benim ailesine düşkün Sanem’im daha ilk cümlede o masadan kalkar, anne babasına “Gidiyoruz!” der, Can’a da “Annen, ailemden özür dileyene kadar beni arama!” deyip yürürdü. Bak bakalım o zaman Can, Hüma’yı kolundan tutup elinde çiçeğiyle Aydın malikanesinin kapısında soluğu alıyor mu, almıyor mu? Hani son anda sorunu çözmek için “Evlenelim” dedin ya Can’a. O iş, öyle olmuyor kızım. Can’la evlenince Hüma’dan kurtulmuyorsun aksine onu da nüfusuna alıyorsun. O yüzden önce bir ayarı verirsin, sonra evlenmeye kalkarsın ki herkes bi’ yerini bilsin!

Farkındayım, yine içimdeki cadaloz Sinem ortalığa çıktı ama para, statü hele hele kültürün kullanılıp züppelik edilmesine tahammül edemiyorum, elimde değil. Üstelik başından beri olayın en masumu olan Mevkıbe’yi herkesin “Sakin ol!” diye durdurması, sanki ‘kız anası kaprisi’ yapıyormuş gibi algılaması gücüme gitti, ne yalan söyleyeyim. Bi’ bıraksalardı da Hüma’nın iki tutam saçını dolasaydı bileğine, bari ondan sonra, onun adına özür dileselerdi. Giyinmiş kuşanmış, kaynana topuzunu yaptırmış, kocasının koluna girip kızının mürüvvetini konuşmaya gelmiş Mevkıbe, bunu hak etmemişti. “Yaşar Usta”lık Nihat Aydın’a cuk oturdu ama Mevkıbe’ye de Mürüvvet Sim rolünü çok görmeselerdi, keşke.

Mürüvvet Sim rolü demişken rol yapmaya oradan da Sanem’in Polen taklidine gitti, zihnim. Geçen hafta da dikkatimi çekti ama söz etmeye fırsat bulamamıştım. İki bölümdür Sanem’in yaptığı Polen taklidi gözümden kaçmıyor. Kaçmıyor bir yana çok ama çok beğendim Demet Özdemir’i o taklitte. Hele bu hafta, bir an izlerken gözümün önünde tamamen Polen belirdi ve onu tavrını hafif deforme ederek iticiliğine ve yapaylığına yaptığı vurguya bayıldım. Taklit yapmak, komedyenlikten de ayrı bir yetenek bana göre. Çok iyi bir gözlem, doğru vurgu ve deformasyonu nerede yapacağınızı iyi ayarlama gerektiriyor. Demet Özdemir’in doğal bir yeteneği var bu konuda ve iki bölümdür çok tatlı bir canlandırmaya girişti. Aslında ben Polen’i taklit edişini izlerken kafamda bambaşka bir görüntü oluştu ve keşke, dedim bir de Can Divit taklidi görsek Demet Özdemir’den. O ince gözlemi, çok başarılı bir deformasyonla birleştirip harika bir canlandırma çıkaracağına eminim, ben.

Bu arada Hüma Hanım’ın Sanem’i kariyer planlamasıyla ilgili ezmeye çalıştığı sahnedeki mimiklerine de bayıldım. Bozulduğunu, kızdığını ve çok huzursuz olduğunu bedeniyle, duruşuyla ve yüzündeki ifadeyle çok net ve doğru vurguladı. Bir an yemek masasında da aynı tepkiyi gördüm. O mutlu, çocuksu, şirin Sanem’in bir köşesine sıkıştırdığı kararlı kadını her ortaya çıkardığında çok başarılı sahneler yaratıyor. Bu kez de küçücük bir sahnede çok doğru vurgularla o Sanem’i bana yine gösterdiğin için çok teşekkürler, Demet Özdemir.

Bu hafta birbirinden çok farklı iki sahnede söz edeceğim Can Yaman oyunculuğundan. İlki Cey Cey’in şirkete gelen Can Divit’i karşılama sahnesi. Cey Cey, Erkenci Kuş’un komedi kanadının en önemli ismi ve tartışmasız Anıl Çelik çok iyi bir komedi oyuncusu. Sahnenin vurgusu bütünüyle onun üzerinde olmalı ve aslında çok tepeden bakarsanız Can Yaman, o sahnede Cey Cey’in kullandığı bir dekor fakat sahneye ustaca bir jestle, çok sağlam bir tezat ve bundan doğan çok komik bir detay kattı ki bir kez daha hayran oldum ben ona. Havada kendisine doğru uçan Cey Cey’i tek koluyla yakalayıp onu öyle karşıladı. Bedeninde en ufak bir oynama yapmadan konuşmasına ya da bakışlarına bir komedi tonlaması katmadan sadece onu yakaladı. Hem fiziksel güce hem bedensel tezata çok hoş bir vurgu kattı. Anıl Çelik’in elinden sahneyi almadı ama kendini koltuk gibi bir dekor olmaktan çıkardı. Üstelik durumun gülünçlüğünü ikiye katladı. Çok basit ama çok akıllıca bir jestle sahneye imza atmayı bildi. Duruşuna ya da tavrına katacağı ufacık bir abartı sahneyi sakilleştirebilecekken doğru ayarla çok keyifli bir görüntünün doğmasına katkıda bulundu. Can Yaman, komedi oyuncusu değil ama gülünç olmadan komik olmayı başardığı da bir gerçek.

Değinmeden geçemeyeceğim ikinci sahne evde annesiyle konuştuğu yerdi. Bakışlarına ve jestlerine öfkeyi sindirmiş ama sesini yükseltmeden annesine çıkışan bir Can Divit, izledik. Bir erkekle tartışsa çok daha şiddetli tepki verecekken kendini kontrol etmeye çalışan bir adam vardı karşımızda ama benim en çok dikkatimi çeken taraf, vücut dilindeki tehditkâr ifadeye karşın ses tonundaki kontrol oldu. Zaman zaman dişlerini sıkarak konuştu ama asla bağırmaya geçmedi çünkü kızmıştı Can Divit ama en çok kendine kızmıştı. Kendinize öfkelendiyseniz karşınızdakine bağırmazsınız. Seçtiğiniz sözcüklerle canını yakarsınız ama kendinize o kadar çok bağırmaktasınızdır ki karşınızdakine sesiniz yükselmez ve kuru bir ifadeyle konuşursunuz. O detayı çok iyi yakalamış ve çok net giydirmişti karaktere. Gözlerini annesinden mümkün olduğunca kaçırması, yerinde duramayışı ve sözcüklerine eşlik eden jestleriyle kızgınlığı, rahatsızlığı ve yaşanandan duyduğu üzüntüyü doğru oranlarda harmanlayıp sundu. Bölümün bence en başarılı Can Yaman performansı da kuşkusuz bu sahne oldu. Eline, emeğine; aklına ve yüreğine sağlık Sevgili Can.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde büyük yük omuzlayan herkesin emeklerine sağlık.

 

Exit mobile version