Site icon Dizifilm BiZ

Bay Yanlış, 12. bölüm

                                             Yazar: Sinem ÖZCAN

Ben ortalığı boş bırakınca Bay Yanlış’ta Kuzen Tolga, tozu dumana katmış. Onun ateşi harlayacak odunları sırtlayıp geldiği ilk andan belli olmuştu, o zaman hikâyenin sağlam bir kötüyü hak ettiğini ve Tolga’nın altı dolu olursa öyküye güzel bir ivme katacağını düşünmüştüm. Öyle de olmuş.

Tolga, sadece Özgür’ün iş hayatını değil Ezgi’yle ilişkisini de sallayan adam olacak, belli ki. Her ne kadar Özgür ona istediğini verip sorunu çözmüş görünse de benim gördüğüm “Sen, benim malımın üstüne çöktün!” derdi değil, Tolga’nınki. Özgür’den dinlediğimiz Tolga, travmatik ve üstelik de kötü yetiştirilmiş bir adam. Özgür’se ailenin “altın çocuğu”. Yıllar içinde Tolga giderek hastalıklı bir hâl almış ve Özgür’ü takıntı yapmış. Bu adam “Restoranı aldım, hesabı kapadım!” deyip de durmaz. O, Özgür’ün bütün hayatını çekip almak için uğraşır ve kırmızı çizgisi de olmadığından ilgili – ilgisiz, masum – günahkâr demeden işine gelen her şeyi ve herkesi de bu savaşta kullanır. Özgür, eski Özgür olsaydı stratejik zekâsıyla Tolga’nın asıl derdini görür ve sorunu büyümeden çözerdi. Gel gör ki şu an, pembe bulutların üstünde kendine bir yatak inşa etmekle meşgul olduğundan Özgür’e ulaşılamıyor.

O, Ezgi’ye âşık olduğu andan itibaren yaşadığı değişimi tamamlamış görünüyor ve artık aklını, mantığını çok dikkate almadan yüreğinin götürdüğü yere gidiyor. Ezgi’yi kendi dünyasına almadı Özgür; Ezgi, onun dünyası oldu ve yüreği kanatlanıp özgürleşti. Beyin dalgaları da sinyalleri doğrudan yüreğe gönderir oldu; aşkının ve kendinin bütün kepenklerini kaldırıp son parçasına kadar da soyundu. Ezgi’yle terasta yaptığı konuşma aslında bütünüyle bunun itirafıydı. Bugüne kadar kadınlar denizinde sörf yapan Özgür, şimdi Ezgi “göl”ünün dibine çekilmeye gönüllü oldu. O, gölde aşkla dibe çekilirken sadece “huzur” derdinde ve aslında ne denli savunmasız olduğunun da farkında değil. Ne yazık ki hayatın ve o hayatta zorla da olsa kendine bir yer açan Tolga’nın gerçekliği onu içine alan bir girdap olacak.

Tolga’nın liderliğinde Serdar, Yeşim, İrem ve Gizem’in de dahil olduğu şer ittifakı, Özgür’ü bir seçim yapmaya zorladı. Bir yanda yıllarını verdiği ve kimliğini oluşturan La Gabbia, öte yanda Ezgi ve huzur… La Gabbia’yı vermezse eski Özgür, verirse yeni Özgür olacaktı. Eğer olayı iş ve aşk bağlamında düşünürseniz bir de romantik bir yapınız varsa bu, bir seçim bile değildir; aşk, her zaman kazanır deyip geçersiniz amaaaa söz konusu olan kimliğiniz ve hayatınızla, aşk arasında seçim yapmaksa hele de Özgür gibi özünde rasyonel bir adamsanız bu seçim, eskiyi öldürüp yerine yeniye hayat vermek olacaktır.

Özgür’ü terasın parmaklıklarına yaslanıp ufka bakarken gördüğümde onunla birlikte tercihinin her aşamasını zihnimde takip ettim. Çok ama çok zor bir karar, bu ve aslında akılla da alınabilir gibi değil. Yanına gelen Tesla’nın başını okşayıp onu yolladığında da işin rengi benim için netleşti. “Tesla’yla ne ilgisi var, yahu?” dediğinizi duyuyorum ama var, hem de benim için çok var. Özgür’ün köpeğini ilk gördüğümden beri “Neden Tesla?” diye soruyorum, kendime. İnsan, en değer verdiği varlığa isim koyarken rastgele bir sözcük seçmez; mutlaka bir çağrışımı, bir gönderisi vardır. İşin, Fizik bilgini Tesla’yla doğrudan bir ilgisinin olmadığı da Özgür’e biraz bakınca anlaşılıyor, o zaman neden Tesla? Çünkü Tesla; aklın, rasyonelliğin ve kusursuzluğun sembolize edildiği bir arabanın markası. Çok muhtemel ki ona aklı ve mantığı çağrıştırdığı için “en iyi” dostuna Tesla dedi, Özgür. Şimdiyse gönlü Ezgi’yle o kadar dolu ki Tesla’nın varlığı bile ona akıl ve mantığı çağrıştırmaya yetmedi çünkü öncelikleri değişti. Emre’ye restoranda, ailesiyle yan yana duran Ezgi’yi gösterip “huzur” dediğinde de yeni Özgür’ü tanımlıyordu aslında: Ailesi, aşkı ve onlarla bulacağı huzur artık Özgür’ün yeni tercihi. Tam da bu nedenle “La Gabbia”yı verip yeni bir hayat satın aldı. O yeni hayatın sembolü de “La Laguna”, yani lagün, yani küçük bir göl… Bana sorarsanız Özgür artık “kafes”ten çıkıp “göl”e sığındı.

Terasta kararını verip uyuyan Ezgi’nin başucuna geldiğinde Özgür’ün bakışlarından “Sen, her şeye değersin”i okudum ben. Bu, Özgür’ün hiç bilmediği, yepyeni bir duygu. Aşk acemisi adam, belki de ilk kez hayatının iplerini çekiştirmekten vazgeçip kendini gölün dinginliğinde sürüklenmeye bıraktı. Bir anlamda o, hayatını ve kendisini bir santrifüj aygıtına sokmuş hızla dönüp durarak yaşıyordu. Ezgi’ye âşık olduğunda ayrıştırma işlemi tamamlandı ve durdu Özgür. Yıllar süren devinim bitti ve lüzumsuz her şeyi bırakıp sadeleşti. O yüzden şimdi “huzur” sözcüğünü dilinden düşürmüyor. Aygıtı durdurup onun başını döndüren ritme son veren Ezgi de Özgür için “huzur”un sembolü. O yüzden her şeye değer, o yüzden vazgeçilmez, o yüzden hep itinayla korunup kollanmalı.

Kaçırdığım 11. bölümü izlerken de son bölümde de bu, “korunup kollanma” meselesi benim gri hücrelerimin bir bölümünü itip kakıp durdu. Aşk, Özgür’ün yapısındaki sahipleniciliği de gün yüzüne çıkarmış çünkü. Normalde benim huysuz ve bağımsız tarafım bu “sahiplenme meselesi”ne fena hâlde takılır ve “Hayırdır Paşa’m, n’oluyoruz? Gittiğin yerin konumunu at, şehir dışına gitme, seni işe ben bırakırım filan… Senin içine maço varoş delikanlısı mı kaçtı?” diye çemkirirdim. Hele bölümün başında Ezgi’ye “İşi bırakıyorsun!” dediğinde cadoloz Sinem “Bi’ dakka ya! Sen kimsin? Kadının işine gücüne karışmak senin ne haddine? Sen onun aklına, kararlarına, seçimine nasıl burnunu sokuyorsun? O emir kipli cümlelerini bi’ yut, çeneni de bi’ kapa!” diye höykürürdü ama yapmadığımı fark ettim. Yapamadığımı değil yapmadığımı… “Niye?” diye sorguladım kendimi ve cevabı gülümseyerek buldum: Çünkü bu Özgür için bir ego ve güç savaşı değil! Bunu Ezgi’nin kimliğini baskılamak, ilişkide rol belirlemek ve “Benim dediğim olacak!” eril tavrıyla yapmıyor kiii Ezgi de bunu benim anladığım gibi algıladığından olay çıkarmıyor. Sevdiklerimi kollamakta zaman zaman manyaklık noktasına varan, bir yakınımı aradığımda kazara telefon açılmazsa “Ayyy! Öldü bu!” paniğiyle ortalığı ayağa kaldıranlardan olduğum için sanırım, Özgür’ün bu kollayıcı ve şefkatli tarafının iç yüzünü de anlayıp hiç rahatsız olmadan alıp kabul ettim ve tam da bu yüzden annesiyle Fitnat’a şak diye had bildirmesine de bayıldım. Üstüne tek söz konamayacak bir kesinlikle onları susturup haftalardır yaşanan “anne krizi”ni bıçak gibi kestikten sonra olayı hiç büyütmeden annesine ve yengesine yine iyi evlat, iyi yeğen olmasına da ayrıca bayıldım.

Serdar’a patlattığı yumruğa ve Tolga’yı dövmelere doyamamasına rağmen Özgür, aslında kontrollü bir adam. “Delirdin mi sen?” demeyin ama ya! Valla öyle! Tolga’nın yakasına Azrail gibi yapıştığı anda bile o öfkeyi Ezgi’ye asla yansıtmıyor, Soner’i dövdükten sonra arabasının anahtarını getiren valeye teşekkür etmeyi ihmal etmiyor, annesine çıkıştıktan sonra yine sıcak tavrını ve normalliğini sürdürebiliyorsa bir adam, onun gözünün karardığında yakıp yıkmayacağını da bilirsiniz. Üstelik âşık olduğu kadının saçını okşayan, öpen onu gözünün bebeğinden sakınan adamın şefkatinden de kuşku duymazsınız. Ezgi de sezgisel olarak bunun farkında ve “Senin yanında dünyanın en cesur kadını oluyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum.” demesi de bundan. Bir kadın için en büyük güç, sırtını yasladığı adamın ne olursa olsun bir adım bile geriye kaçmayacağına inanmaktır, çünkü. O zaman dağılan parçalarını toplayabilir, o zaman ayakları yere sağlam basabilir ve o zaman “biz” olmanın tadını çıkarabilir.

Ezgi, Özgür’e kadar bütün ilişkilerinde almadan veren taraf… Sınırsızca, sorgusuzca ve hesapsızca veren daima, o. Onu paramparça eden, kalbini kıran ve güvenini yerle bir eden de hep bu olmuş. Gitmesinler, onu bırakmasınlar diye Ezgi, her seferinde ödün vermiş. İlk kez bu ilişkide o, kendisi için bir şeylerden vazgeçilen kadın! İlk kez birisi onun için değişiyor ve ilk kez bir sevgili ona kol kanat geriyor. Özgür, bütün savunmasızlığıyla yüreğini Ezgi’nin avcuna bıraktı ve şimdi Ezgi’nin işi hiç düşünmediği kadar zor çünkü o avcunun içindeki yüreği sıkmadan, ezmeden ve aynı nahiflikle korumak zorunda; Ezgi de bunda acemi. Sevgi kırıntısı için birinin ayaklarına dünyayı sermeyi biliyor da kendi ayaklarının dibine serilen bir dünyayı alıp kabul etmeyi becerebilecek mi, göreceğiz.

Bu bölüm, düğümlerin neredeyse tamamının açıldığı ve engellerin ortadan kalktığı bir “çözüm” bölümüydü. Yeni çatışma, final sahnesinde geldi. Ezgi’yi korumak için La Gabbia’yı feda eden Özgür, başarısız olduğunu gördü. Ezgi hem özgürlüğünü hem de kariyerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Olayın ardındaki kim, neler oluyor çok da mühim değil. Asıl önemli olan, bu yeni durumun Ezgi ve Özgür ilişkisinde de başka bir cephe açacak olması, şimdi yeni bir oyun kuruluyor ve bekleyeceğiz bakalım.

Ben, bu hafta Özge Gürel’i bölümün başında, kariyerinin bittiğini düşündüğü sahnede çok başarılı buldum. O korku ve paniği çok net algıladım ama en sevdiğim yer, terasta Özgür’ün kendisi için ne ifade ettiğini anlattığı andı. Orada paramparça olmanın cam kırıklarını bakışlarından okudum; Ezgi’nin içtenliğine ve Özgür’e sadece sevgili değil insan olarak da minnetine çok ama çok inandım. Emeklerine sağlık!

Sevgili Can’ı izlerken de bambaşka, çok etkileyici bir detay yakaladım. O, Özgür’de çok iyi bir sevgili, çok iyi bir evlat, çok iyi bir arkadaş, çok iyi bir hayvan dostu, çok iyi bir patron kimliği çıkarıyor. Hepsi birbirinden ayrı, tıpkı Matruşka bebekler gibi… Hepsi Özgür ama hepsi başka bir Özgür. O minik minik Özgürler birleşip Özgür’ün içinde kendi varlıklarını koruyarak var oluyorlar. Her biri ayrı bir sıcaklık, ayrı bir etkileyicilikle ekrandan geçip benim içimi ısıtıyor. Farklı kimlikleri, özelliklerini bozmadan bu denli başarıyla bütünlemek çok dikkatli ve çok özenli bir gözlem ve çalışmanın sonucu. O kadar ince bir ayarla veriyor ki Özgür’ün farklı görüntülerini her defasında hayran oluyorum.

Bu bölümde terastaki o karar anını da bayılarak izledim. Yüzü o karar anının her aşamasını anbean verdi ama benim favori sahnem, Ezgi’ye atılan iftiranın kanıtı olan kâğıtla ilgili Ezgi, Deniz ve Ozan’ın konuştukları yerdi. Sahne Özgür’ün değildi, geride kalmalıydı; öyle de yaptı ama sahnede kendini yok etmeden, hâkimiyeti ele geçirmeden bakışlarıyla endişe, aşk ve çözümü harmanladı. Bir yandan odaktaki Ezgi’yi izlerken öte yandan onun Özgür’ü zarifçe geriye almasını ve bunu sahneye detaylar ekleyerek yapmasını izledim. İyi oyunculuk sahneyi yükseltmeyi bilmek kadar kendini sıfırlamadan geri çekilmeyi de başarmak, partnerine alan açmak ve onun yükselmesini desteklemek demek. Abartısız, ayrıntıcı ama bir o kadar çarpıcı oyunculuğunu hep zevkle hep hayranlıkla izliyorum, Sevgili Can. Emeklerine, yüreğine ve aklına sağlık…

Yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde büyük yük omuzlayan bütün ekibin emeklerine sağlık.

 

Exit mobile version